📢 Mini mini buglarıyla Android Appimizin testleri başladı 😇🙃 Dilerseniz siz de destek@kriterya.com adresine mail adresinizi ileterek tester😎 olabilirsiniz. &Kirky İncele → ×

🏆 KRİTERYUM

Sistem tarafından onaylanmış seçkin kritikler.

Oidipus Kompleksi vs Elektra Kompleksi

YILDIZLI
"Oedipus kompleksi, Freud’a göre çocuğun 3–6 yaş arasında yaşadığı bir psikolojik durumdur. Erkek çocuklarının anneye olan aşırı sevgisi ve babayı rakip olara görme durumudur. Electra kompleksi, Carl Jung tarafından geliştirilmiş ve özellikle kız çocukları için kullanılan bir kavramdır. Kız çocuklarının anneyi rakip olarak görmesi ve babaya karşı duydukları aşırı sevgi & bağlılıktır.

Oedipus kaderinden kaçmak istedi fakat Yunan mitolojisi inanılmaz kaderci bir anlayışa sahiptir: Kaderinden asla kaçamazsın. Bu yüzden de kaderinden kaçtığını sanarken kaderin tam olarak kucağına düşer ve babasını öldürerek, annesi ile evlenir fakat biçare Oedipus aslında annesi ile evlendiğinin farkında değildir. Electra ise babası sadece Agamemnon’nun intikamını almak ister. Yüce savaşçı korkusuz Agamemnon yıllar süren savaş sonrası evine dönmüş ve bir suikaste kurban gitmiştir. Freud ve öğrencisi Jung anneye ve babaya aşırı düşkünlüğü anlatmak için mitolojide var olan bu iki önemli karakteri temel alır fakat ne Oedipus’da gerçekten Oedipus kompleks vardır ne de Electra'dan Elektra kompleks. Bu kompleksler yok demiyorum, sadece isimlerinin alındığı mitolojik karakterlerin hikayesine minicik değinmek istedim.

Bizim toplumumuzda en çok erkek çocuk ve anne ilişkisini hastalıklı buluyorum. Kaçıncı yüzyılda yaşarsak yaşayalım kadınlarımız hala çok baskıcı bir ortamda var olmaya çalışıyorlar. Erkekler her türlü daha özgür, kadınlar ise çoğunlukla ev işi ve çocuk yetiştirme telaşında. Eşinden yeteri kadar ilgi ve sevgi görmeyen kadınlar bu ilgi ve sevgiyi erkek evlatlarından görmek istiyorlar. Zaten çoğu ekonomik özgürlüğü olmadığı için, ne olursa olsun evliliğini sürdürmek zorunda kalıyor. Annesinin annesi olduğunu kabul edemeyen Oedipuslarımız ise evlendikleri zaman anne ve eş arasındaki ayrımı yapamıyor, denge kuramıyor, annesi ile sağlıklı bir ilişkisi olmadığı için eşiyle de sağlıklı bir ilişkisi olamıyor. Kıssadan hisse belli bir oran veremem fakat bu tarz konuların hala bu zamanda yüzde 5 bile olsa var olması, konuşuluyor ve yazılıyor olması çok tiksindirici ki oranın çok çok daha fazla olduğundan eminim."
dramacreator
👍 26 16.05.2026

Kim Korkar Virginia Woolf'tan? vs Bebek Evi

YILDIZLI
"İkisi de çok çarpıcı ve etkileyici oyunlardır. Hem okuyun, hem izleyin. Filmleri de mevcut.

Edward Albee’nin Who’s Afraid of Virginia Woolf adlı oyununda okuyucular karakterlerin meslekleri ve yaşları hakkında bilgi sahibidir. Ancak bu oyunlar absürt tiyatroya ait oldukları için okuyucular yalnızca o anda gerçekleşen olayları takip ederler. Oyunlar boyunca görülebileceği gibi, karakterler arasında iletişim problemlerine yol açan pek çok tekrar bulunmaktadır. Oyunlardaki parçalanmış dil, karakterleri okuyuculara gülünç gösterir ki bu da yazarın amaçlarından biridir. Oyun yazarları bu bozuk dili bilinçli olarak kullanırlar.
Kolaylıkla görülebileceği üzere, Who’s Afraid of Virginia Woolf oyununda George, Nick ile konuşurken onun işi hakkında söylediklerini dinlemek istemez. George bunun yerine hoşlanmadığı işlerden bahseder; bu durum temelde karakterler arasındaki iletişim eksikliğini gösterir. The American Dream oyununda ise çok sayıda bozuk dil kullanımına rastlanır. Özellikle Daddy’nin anlama problemi varmış gibi görünür; sürekli cümleleri tekrar eder ve konuştukları şeyleri unutur. Bu nedenle oyunda pek çok tekrar bulunmaktadır.
Mekân da oyunda önemli bir unsurdur. Oyunlarda mekân tasvirleri çok fazla değildir. Realist oyunlardaki gibi okuyucular mekân hakkında ayrıntılı bilgi edinemezler. Örneğin mobilyalar, odaların betimlenmesi gibi ayrıntılar verilmez. Oyunlarda asıl önemli unsur karakterizasyondur. Görüldüğü gibi her şey oldukça minimaldir. Oyunlardaki karakter sayısı da oldukça azdır. The American Dream oyununda, Mrs. Barker dışında hiçbir karakterin gerçek adı bile yoktur. Diğer tüm karakterler Mommy, Daddy, Grandma ve Youngman olarak adlandırılır.
Who’s Afraid of Virginia Woolf temelde evlilik kurumunu eleştiriyor gibi görünen bir oyundur. George ve Martha sürekli birbirlerine hakaret ederler. Karı-kocadan çok düşman gibidirler. Birbirlerine karşı saygıları yokmuş gibi görünür. İnsanların gözünde birbirlerinin itibarını düşürmeye çalışırlar. Nick ve Honey evlerine geldiğinde bile birbirlerine hakaret etmeyi sürdürürler. Martha, kocasına onu kusturduğunu söyler; George ise Martha’nın alkolik olduğunu söyleyerek ona hakaret eder. Oyun boyunca birbirlerine yönelttikleri hakaretler, sanki birbirlerinden nefret ediyorlarmış izlenimi yaratır. Evliliğin önemini önemsemedikleri açıkça görülür; çünkü Martha’nın Nick ile bir ilişkisi vardır ve George buna izin verir.

Henrik Ibsen’in Bebek Evi oyunundaki Nora Helmer kocasından habersiz bir iş çevirmiştir, bu da o zamanların ölümcül bir suçudur. Maddi durumları kötü ve kocası Torvald kötü bir hastalığa yakalanmıştır. İyileşmesi için güneye gitmeleri gerekir. Nora'da kanunsuz yollardan kocasının hayatını kurtarmak için borç alır. (Krogstad) ama kocasına yalan söyler; paranın babasından geldiğini söyler.
-Evlilikleri dışarıdan sorunsuz mutlu gözükse de içinde yalana dayalı ve nora açısından sıkıntılı bir evliliktir.
-Nora’nın bu yalanını Torvald, Krogstad’ın mektubuyla öğrenir. Gösterdiği tepki Nora’yı hayal kırıklığına uğratır. Torvald karısının yapmış olduğu fedakârlığı hiç önemsemeden kendi ününü ve toplumun söyleyeceği sözleri önemser. Ona çok kötü davranıp sürekli bağırıp çağırır. Bu yüzden nora için bir sürü kötü laf söyler: hypocrite, criminal. Çocukları için ise "i dare not trust them to you" der.
-Krogstad’dan ikinci bir mektup geldiğinde ise tamamen döner ve Nora’yı affettiğini tekrarlayıp durur. Hatta hala ona çocuk gibi konuşup “helples darling” gibi laflar söyler. Nora ise Torvald’a konuşmaları gerektiğini söyler. Şimdiye kadar hiç ciddi bir konuşma yapmadıklarını farkına varan nora bunu kocasına söyler, bu Nora’nın aydınlanmasıdır. Nora her şeyin farkına varır. Daha önce babasının evlendikten sonra ise kocasının oyuncağı olduğunu söyler. Nora oyunun sonunda evini terk eder çünkü tamamen hayal kırıklığına uğramıştır. Bir mucize bekler fakat gerçekleşmez. Bunu torvald’a da söyler. Torvald'dan beklediği tepkinin "publish the thib to the whole world." olduğunu söyler fakat bu gerçekleşmez. Nora her şeyi inkar ederek evini terk eder: din, ahlak, ve erkek egemen toplum.

Önemli semboller:

• En başında Doll’un sembolik bir anlamı vardır. Doll Nora’yı, evi ise, sanki kocasıyla beraber karı koca oyunu oynuyorlarmış gibi çocuk oyununu sembol eder. has a symbolic meaning.
• Kış: oyunun ironik sembolüdür. Kış aslında bir araya gelmektir ama bir yandan da ölümü sembol eder. oyunda hem duygusal bir ölüm ve bir evliliğin ölüşü vardır. Fakat ayrıca nora’nın kendisini keşfetmesi için yeniden doğuşu vardır.
• Christmas tree: ağaç hayattır ama onların ilişkileri çürüyor. Ayrıca oyunun halini sembol ediyor.
• Italy – nora’nın hayatındaki yanlış imajı sembol ediyor.
• Doctor’s black card: ölüm
• Black hat and black cross: yine ölüm.
• Nora’nın parti elbisesi: Nora bu elbiseyi Torvald istediği için giyiyor. Yani Nora kitapta sadece Torvald için çekiciliği, güzelliği simgeliyor. Zeka açısından önemli değil.
• Little squirrel/skylark/songbird: Kuşlar kafeslerde yaşar, Nora’da Torvald’ın evinde onun kuralları ve egemenliği altında kafeste gibi yaşıyor. Ayrıca Nora’ya çocuk gibi davranmasını sembol ediyor.
• Light: act 2: maid enters with lamp, puts it down on the table, and goes out, veya yanan mumlar, ayrıca act 3 nora’nın doktor rank’e kibrik tutması nora’nın aydınlanmasını simgeliyor.
• Macaroons – Nora’nın kocasını aldatmasını (ondan habersiz para alması durumunu) sembol ediyor.
• New year's day: normal ve geleneksel olarak yeni bir başlangıcı simgeler. Nora’nın yeni bir hayata başlaması.
• Letter box and letter: Nora’nın kötü sonu için bir tuzak olmasını sembol ediyor."
+Literature Queen
👍 25 22.05.2026

Herkül vs Beowulf

YILDIZLI
"Eski İngiliz edebiyatının en önemli bir destanıdır Beowulf.
Hikâyesi; Tanrı’ya dua etmeyi ve yedi ölümcül günahı konu alır: kıskançlık, açgözlülük, oburluk, öfke, şehvet, kibir ve gurur.
Beowulf sözlü edebiyatın önemli örneklerinden biridir ve Hristiyan sembolizmi içerir. İncil, Batı edebiyatı üzerinde büyük bir öneme sahiptir ve sanat, siyaset, mimari gibi birçok farklı kültürü de etkilemiştir.
Beowulf, İsa’ya benzer bir figür olarak görülür. Yardımsever ve naziktir. Kendini düşünmez; başkalarını düşünür ve onların sorunlarını çözmek ister.
Alçakgönüllü olmak evrensel bir değerdir.
Beowulf canavarların tam tersidir. O, gerçek bir Cermen kahramanıdır. Kimse ondan bir şey istemediği hâlde, hiçbir karşılık beklemeden insanlara yardım eder.
Destana baktığınızda birçok Hristiyan unsur bulabilirsiniz.
Beowulf eserinde Hristiyan unsurlar aslında baskın durumdadır.
Hristiyanlara göre Cain kötülüğü temsil eder. Canavarların da kötülüğü temsil ettiği düşünülür. Cain, olumsuz olan her şeyin simgesidir.

Herkül, Yunan mitolojisinin en ünlü kahramanlarından biridir. Zeus’un oğlu olduğu için yarı tanrı olarak kabul edilir. Olağanüstü gücüyle tanınır ve cesaretin sembolü hâline gelmiştir. Tanrılardan biri olan Prometheus insanlara Tanrılardan çalıp ateş verdiği için bir cezaya çarptırılır ve zincire vurulur. Her gün bir kartal gelip karaciğerini yer gider. Ve bu ceza sorunsuza dek sürecektir. Fakat Herkül onu kurtarır. Görevlerinden biri sırasında kartalı okla öldürür ve Prometheus’u zincirlerinden kurtarır."
+Literature Queen
👍 25 16.05.2026

Jean Baudrillard vs Jacques Derrida

YILDIZLI
"Öncelikle Jean Baudrillard’ın Simulacra and Simulations kitabı özellikle The Matrix ile anılır. Filmde Neo’nun sakladığı kitabın adı doğrudan Simulacra and Simulation’dır. Matrix’in “gördüğün dünya gerçek olmayabilir” fikri Baudrillard’dan esinlenmiştir; fakat Baudrillard filmin kendi düşüncesini tam temsil etmediğini söylemiştir. Baudrillard felsefe, postmodern teori, sosyoloji ve post-yapısalcılık alanlarının önemli kuramcılarından biri olarak kabul edilir. Fransız bir filozof olan Baudrillard, kitle kültürü ve medyanın insanlar üzerindeki etkileriyle yakından ilgilenmiştir. Simülasyon kuramı, onun en ünlü teorisidir ve dünyayı ile gerçekliği sorgulamayı amaçlar. Simulacra and Simulation adlı eserinde Baudrillard; medya, insanlık durumu, terörizm, ekonomi gibi birçok açıdan gerçeklik meselesini tartışır. Baudrillard, yaşadıkları dünyanın mutlak bir gerçeğe sahip olduğuna inanan insanlara dünyayı alışılmadık ve tuhaf göstermeyi amaçlar. Görüldüğü üzere bu teori, gerçeklik sorununu ortaya koyar; neyin gerçek, neyin kurgu olduğunu sorgular. Günümüz dünyasında kurgu ile gerçekliği birbirinden ayırmak oldukça zordur. Medya sürekli olarak insanlar için imgeler üretir ve bu imgeler çoğunlukla gerçek olarak kabul edilir.

Baudrillard’ın yazılarında belirttiği gibi, gerçek şeylerin temsilleri insanlar için bazen gerçekliğin kendisinden bile daha gerçek hâle gelir. Bir post-yapısalcı olarak Baudrillard, temelde dünyada mutlak bir gerçeklik bulunmadığı ve insanların birtakım şeylere inanmaya yönlendirildiği düşüncesini destekler. Ona göre her şey “hipergerçek”tir; yani gerçeklik insanlara gösterilen bir şeydir. Gerçeklik insanlar için üretilir ve şeylerin taklit edilmesiyle oluşturulur. Konuyu derinlemesine incelemeye başlamadan önce post-yapısalcılık hakkında biraz bilgi sahibi olmak gerekir. Post-yapısalcılık teorisi temelde gerçekliği sorgular. Onun temel özelliği, gerçekliğin temsilini sürekli sorgulaması ve ona kuşkuyla yaklaşmasıdır. Post-yapısalcılar, dünyada mutlak bir gerçeklik bulunmadığı görüşünü savunurlar. Bu nedenle temsiller doğrudan gerçek olarak kabul edilmez. Ancak Baudrillard’ın da vurguladığı gibi, günümüz dünyasında temsiller gerçekliğin kendisinden bile daha önemli hâle gelmiştir. İnsanlar, bu temsillere sorgulamadan daha fazla önem vermeye başlamıştır. Post-yapısalcılığın ikinci önemli ilkesi, dile mutlak bir önem atfetmemesidir; felsefe, dilden daha merkezi bir konuma sahiptir. Şüphecilik (skepticism) de post-yapısalcılığın temel fikirlerinden biridir. Post-yapısalcılık genellemeleri önemseyen ve bilimsel yaklaşımları dikkate alan bir düşünce biçimidir. Öznellik (subjectivity) de bu yaklaşımda önemli bir yer tutar. Kısacası, post-yapısalcılığın şüphecilik anlayışı nedeniyle Baudrillard simülasyon teorisini geliştirmiştir denebilir. Onun dünyanın gerçekliği konusundaki şüpheciliği, hepimizin içinde yaşadığı çağı adlandırmasına yol açmıştır.

1960’larda Fransız filozof Jacques Derrida tarafından geliştirilen yapısöküm (deconstruction), felsefe ve edebiyatla ilişkili bir yaklaşımdır. Bu teori, metinleri analiz ederek içerdikleri anlamları sorgulamayı amaçlar; çünkü anlam kişiden kişiye farklılık gösterebilir ve okurlar okuma sürecinde aynı imgeleri ya da duyguları paylaşmayabilirler. Derrida der ki, dil aslında düşündüğümüz kadar net değildir ve anlam kelimelerin başka kelimeler ile anlam kurmasından dolayı sürekli değişir. Derrida hakkında daha çok yazmak isterdim ama çok fazla hatırlayamadım…Bir ara vakit ayırıp okumak lazım.

Kısacası Jean Baudrillard teorisi popüler kültür ve sinema analizlerinde daha çok kullanılır. Anlam sabit değildir fikri ile özdeşleşen Jacques Derrida ise okuma ve edebiyat teorisine daha fazla etki etmiştir. Dil düşündüğümüz kadar net değildir; kelimeler anlamlarını başka kelimelerle kurar ve bu yüzden anlam sürekli ertelenir, kayar ve değişir."
+Literature Queen
👍 24 22.05.2026

Venedik Taciri vs Kuru Gürültü

YILDIZLI
"Kuru Gürültü oyununda ilk hile Hero’yu görür görmez tutulan Claudio için Don Pedro’nun partide Claudio için Hero’ya kur yapması. Üvey kardeş Don John oyun boyunca ortalığı karıştırmak istediği için partide Claudio’ya don Pedro’nun Hero’yu kendisi için kur yaptığını söyler. Bir diğer hile ise don Pedro’dan çıkan iki huysuz ve evlilik karşıtı karakter Beatrice ve Benedick’i birbirlerine aşık etme planıdır. Üçünü hile ise tam evlilik arifesinde Hero’yu namussuz olarak gösterme düşüncesidir. Don John’un adamlarından biri – Borachio – Hero’nun hizmetçisi Margaret ile geceyi geçirirken Don Pedro ve Claudio’ya bunu izletir. Margaret hero’nun geceliğini giymiştir bu yüzden onu hero sanarlar. bu yüzdendir ki herkesin önünde Claudio Hero’yu rezil eder ve düğünü terk eder. son oyun ise, rahip'in bütün herkese Hero’nun adı temizlenene kadar öldüğünü söyleme düşüncesidir.

Oyun komedi olmasına rağmen trajik unsurlar içermektedir. bu da bilindiği üzere Shakespeare’in tiyatroya katkısıdır. Hero karakteri tam bir toplum kadınıdır, geleneksel, uyumlu, pasif, yumuşak başlıdır. Kendi adına alınan kararlara karşı çıkmaz ve toplum kurallarına uyar. Claudio herkesin önünde kendisini rezil etmesine rağmen oyun sonunda yine onunla evlenir. Toplumun suçlamalarından kurtulmak için bunu yapmak zorundadır. Kendi kaderini belirleme şansı yok, bu yüzden hero aslında oyunun mağdur karakteridir. Beatrice ise isyankar, kendi fikirlerini belirtebilen, kiminle evleneceğine kendi karar veren, akıllı ve açık sözlüdür. Hero’nun tam zıttı bir karakterdir.

Venedik Taciri okuduğum Shakespeare komedi oyunları arasında en eğlencelisi diyebilirim. Bu oyun insanların yahudiler üzerine sürekli genellemeler (stereotype) oluşturup onlara sorgulamadan inanıp o şekilde davranmaları, bu doğrultuda düşünceleri ve ifadeleriyle doludur. Bunlardan en önemlisi Shylock’un isminin değil de onun yerine diniyle anılması : ‘jew.’ jew kelimesi oyunda 58 kez geçerken, jewish 14, hebrew da 2 kez geçer.

İnsanlar Shylock'u sürekli aşağılıyorlar ve çok kötü biri olduğundan bahsediyorlar. Olurda iyi bir söz söylerse bir Hristiyan gibi konuştu diye yorumda bulunuyorlar. Akla gelebilecek bütün kötü sıfatları onu tarif etmek için kullanıyorlar. Bütün bunları sebebi ise tabiki de din. Dini stereotypelar ve geçmişten kaynaklanan, değişmeyen genellemeler dolayısıyla bu şekilde ön yargılar ve düşünceler var. Yani diğer bi değişle şartlandırılmış önyargının kurbanı oluyor shylock. Shakeaspeare kendisi bile bu şekilde yaklaşıyor. ShylockUu paradan başka bi şey düşünmeyen kötü bir karakter olarak gösteriyor. Shylock’un kızı Jessica evden kaçınca, paralarım diye ağlıyor mesela shylock. hala tartışılan ise Shakespeare'in amacının insanların bu önyargılarını gösterip onlarla dalga geçmek mi, yoksa kendisinin de tipik önyargılı ingiliz olduğu mudur? Tabii ki bu soru da Shakeaspeare'in hayatındaki sırlardan biri olarak edebiyat gündemini sürekli meşgul etmekte.

"
+Literature Queen
👍 24 20.05.2026

Oedipus vs Medea

YILDIZLI
"Yunan Mitolojisinde kaderinden asla kaçamazsın temasının işlendiği oyundur. Oedipus’un gerçek annesi ve babası Jocasta ve Laius’dur bilindiği üzere. Apollo (kehanet tanrısı) der ki bu anne babaya: “Sizin oğlunuz babasını öldürecek ve annesi ile evlenecek.” Bu durumda ne yapsınlar bizi Oedipus’u öldürsün diye bir çobana emanet ederler. Başka bir çoban dağda onu bulur ve Polybus’a götürür. Bu arada bulunduğunda ayakları şiş olduğu için bu adı alır; Oedipus mana olarak şiş ayak demektir. Çocukları olmayan bir kral ve kraliçe tarafından büyütülür. Bir gün Oedipus gereği öğrenir ve üvey babasını öldüreceğini ve üvey annesi ile evleneceğini sanar ve kaçar. Zavallı nereden bilsin yolda babasını öldüreceğini ve hiç kimsenin bilmediği bilmeceyi bilerek kral olsun ve öz annesi ile evlensin. Yunan Mitolojisi hep tanrı ve tanrıçaları memnun etmek üzerine odaklı yazılmıştır. Her şey süper giderken tanrılar illa da intikam isterler. Önceki Kral Laius’u kim öldürdü bulunmasını isterler. İlla bir huzursuzluk çıkacaklar tabii ve Oedipus’un krallığında bu yüzden kıtlık hüküm sürmektedir. Neyse gizem yavaş yavaş çözülür ve Oedipus anlar ki aslında kaçtığını sandığı trajediyi yaşıyordur. Bütün sorumluluğu üzerine alır ve kendisini kör eder. Kendisi bütün sonuçlara katlanacak kadar cesur bir kraldır. Ayrıca Oedipus’da Freud’un bahsettiği gibi Oedipus kompleks yoktur çünkü o bile isteye evlenmedi annesi ile. Freud kendi arzularına kılıf uydurmak için bizim zavallı Oedipus’u kullanmıştır efendim. Son olarak Aristotle’a göre kahramanın düşüşü ne kadar sertse, o kadar trajik olur o oyun. Aristotle Oedipus the King oyununu çok sever ve Poetics (Poetika) adlı kitabında da sık sık değinir ve örnekler verir.

Euripides’in Medea’sı bilindiği üzere bir Yunan trajedisidir. Jakob’la evli olan Medea oyunun en önemli karakteridir. Jakob Medea’ı Creon’un prenses kızıyla aldatır, ayrıca onunla evlenmeye karar verir. Sadece bununla yetinmez Medea’yı yaşadığı topraklardan cadı olduğu gerekçesiyle sürülmesi için girişimlerde bulunur. Evlenmek istemesinin sebebi de prensesin sahip olduğu güç ve saygınlıktır. Medea'nın intikam duygusu o kadar büyüktür ki planlarını uygularken gözü hiçbir şeyi görmez. Belki de intiham duygusunun bu kadar güçlü olmasının sebebi Jakob’a duyduğu aşktır. Geçmişte babasını abisini öldürmüş olan Medea, onun uğruna yaşadığı toprakları terk etmiştir. Bu yüzden Jakob’ın onu artık istememesine dayanamaz. Kocasının kendi çektiğinden daha çok acı çekmesini ister ve intikamı almak, adaleti sağlamak için Jakob’un evleneceği kızı ve kendi çocuklarını öldürür. Tabi ki bunu yaparken Medea’nın hiç çelişkileri yok da değil. Çocuklarını öldürme konusunda çelişkiler yaşar, tam olarak bunu yapmak istediğinden emin değildir çünkü çocuklarını çok sevmektedir, fakat intikam alma istediği çocuklarına olan sevginin önüne geçer. Kararlılığı ve nefret duygusu kendi öz çocuklarını bile öldürmesine neden olur.
"
+Literature Queen
👍 24 16.05.2026

George R.R. Martin vs J.R.R. Tolkien

YILDIZLI
"George R.R. Martin, modern fantastik edebiyatın en etkili isimlerinden biri olarak görülse de, onun etrafında oluşan kült bazen Amerika’nın “kendi Tolkien’ini yaratma” arzusunun biraz fazla büyütülmüş bir yansımasıymış gibi görüyorum ben. Martin elbette güçlü bir yazar; karakter derinliği, politik entrikaları ve sert gerçekçiliğiyle fantastik türü daha karanlık ve yetişkin bir yere taşıdı gözden kaçırılamaz.

Ancak J.R.R. Tolkien ile kıyaslandığında aradaki fark yalnızca “iyi yazar–daha iyi yazar” farkı değildir. Tolkien neredeyse başlı başına bir mitoloji inşa etmişti; diller, tarih, kültürler ve kozmolojiyle yaşayan bir evren kurmuş bir sanatçı. Martin ise daha çok tarihsel gerçekçiliği, hanedan savaşlarını ve insan doğasının karanlık taraflarını merkeze alan bir anlatıcıdır. Dolayısıyla bazı eleştirmenlere göre Martin’in “Amerikan Tolkien’i” olarak sunulması, edebi ölçüden çok kültürel bir pazarlama refleksinin sonucu sayılabilir.

Tabi bu Martin’in başarısını küçümsemek gibi algılanmasın. O, Tolkien’in açtığı yolu kopyalamaktan ziyade başka bir yöne çevirdi. Fantastik edebiyatı şövalyelik romantizminden çıkarıp güç, ihanet ve siyasal çıkar hesaplarının dünyasına taşıdı, kendi kuşağının dünyaya bakışını iyi yansıtan, daha sert bir fantastik evren kurmayı başardı. "
SosyolOrk
👍 24 15.05.2026

Çıkış Yok vs 6 Kişi Yazarını Arıyor

YILDIZLI
"“We are our choices” (Seçimlerimizden ibaretiz) diyen Jean-Paul Sartre’ın hayatımda okuduğum en harika oyunlarından biridir Çıkış Yok. İnsanların birbirinin cehennemi olduğunu anlatan bu oyunun highlightları kısaca şöyle:
Natüralist olmayan bir oyundur – özgür iradeyi içeren bir “durum tiyatrosu”. Karakterler bir durumun içine yerleştirilir ve ne yapacaklarına kendileri karar verirler (özgür irade). Nasıl davrandığın kimliğinin bir parçasıdır.
Karakterler:
Valet oteldeki oda görevlisidir (bell boy).
Garcin odadaki tek erkektir – karısını aldatmıştır.
Estelle bebeğini öldürmüştür.
Inez lezbiyen kadındır – kendisinin hayatın kötü niyetli bir parçası olduğunu anlar. Yaptıklarının farkındadır. Diğerlerine kıyasla durumunu kabul eder.
Valet yalnızca iki sahnede görünür, sadece bu insanları odaya yerleştirir. Valet çok önemli değildir. Olaylar diğer karakterler arasında geçer.
Garcin ilk karakterdir, ikinci Inez ve odaya getirilen üçüncü karakter Estelle’dir.
Garcin gazetecidir, pasifist olduğu için ordu görevinden kaçmıştır – savaşa karşıdır.
Inez postanede çalışan biridir. Kuzeninin eşini baştan çıkarmaya çalışır. Gazla intihar eder.
Estelle para için evlenir, daha sonra eşini aldatır. Bu ilişkiden bir çocuğu olur; bebeğini boğarak öldürür.
- Sartre’ın varoluşçu felsefesi. Oyunun yapısı tamamlanmıştır. Olaylar doğrusal bir şekilde ilerler.
Kendini anlama – farkındalık. Cehennemde olduklarını anladıklarında kaçmaya çalışırlar. Ayrıca günahlarını birbirlerinden saklamaya çalışırlar (Garcin ve Estelle).
Mekân: otel odası = cehennem (varoluşçu cehennem). Bu, Hristiyanların geleneksel cehennem anlayışını reddeder. Sartre, Yahudi-Hristiyan normlarını reddeder.
Oyunda nedensellik, psikoloji ve ahlaki meseleler yoktur.
Odada ayna yoktur = kişiye kim olduğunu söyleyecek kimse yoktur.
Karakterler bilerek bir araya gelirler, birbirlerine geçmişlerini anlatmaya zorlarlar. Zamanla birbirlerine işkence ettiklerini fark ederler. Bu yüzden konuşmamaya karar verirler. Bir diğer işkence de kişinin kendi suçlarını bilmesi ve bunları geri dönüp değiştiremeyeceğini fark etmesidir.
Varoluşçu fikir: insan geride bıraktığı imajlardan kaçamaz çünkü geçmişe dönüp onları değiştiremez. İnsan başkalarıyla birlikte var olur; düşünceler, izlenimler ve fikirler aracılığıyla. Kişinin benlik algısı, başkalarının onun hakkında oluşturduğu yansımalara dayanır. Bu varoluşçu gerçeklikten çıkış yoktur. İnsanlar bizi kendi bakış açılarına göre algılar ve kimliğimiz bu algılarla şekillenir. Kapılar açıldığında dışarı çıkmazlar, durumlarını kabul ederler. Garcin: “Peki, peki, hadi devam edelim.”
Luigi Pirandello’nun “6 Kişi Yazarını Arıyor” oyunu da en az Çıkış Yok oyunu kadar çarpıcı ve etkileyicidir. Bir tiyatro provası sırasında bir yazar tarafından yaratılan fakat hikayeleri yarım kalmış 6 karakter sahneye aniden giriş yaparlar. Bir diğer deyişle bu 6 karakter aslında Tanrılarını arıyordur. Hikayelerini tamamlamak istedikleri için yazarlarını arayan bu karakterler ilk önce tiyatro ekibi tarafından ciddiye alınmazlar fakat onlar sahnede oyunlarını sergilemeye devam ederler. İki oyunu okumanızı şiddetle tavsiye ederim."
+Literature Queen
👍 23 30.05.2026

Türkiye vs Japonya

YILDIZLI
"Üniversitede seçmeli ders olarak aldığım bir ders. Nacizane notlarımı paylaşayım, belki birilerinin işine yarar :)

Japon Tarihi ve Edebiyatı

- japonların nereden geldiği tam olarak bilinmiyor. japon toplumunda dikey bir sistem var. çocuklar ailelerine her zaman saygı göstermek zorundalar.
- japonlar için adalar çok önemli. 4 tane ana ada var. önemli adalardan bazıları: kyüshü, honshü, shikoku ve hokkidö, okinawa.
- japon dilinde 3 tane yazım sistemi var.
1- hiragana: syllable scripts; her ses bu system kullanılarak yazılıyor.
2- katakana: yabancı kelimeler için kullanılan yazım sistemi
3- kanji: orijinal olarak çin karakterlerinden oluşan her bir harfin bir anlama geldiği alfabe çeşidi.

- Kanbun: çin alfabe karakterlerinin japon seslerini tanımlanabilmesi için kullanımı.

8nci yüzyıl japonyası

heian'ların olduğu dönem:

aristokratik bir toplumun hakim olduğu dönemdir. anlamak çok zor çünkü çok farklı.
the imperial court/the emperor japon adalarını yöneten. kyto o zamanlar başkent.
kültürel ve dini güçleri var.
bu dönemde fujiwara ailesi var. emperor'ın bütün gücünü para ve kadınla ellerinde tutuyorlar.
heian japonyasında 4 çeşit aristokrat sınıf var.
imparator ve geniş ailesi

aristokratlar: sıralama aile statüsüne göre belirleniyor.

buddism ve shinto (native japanese religion) birbirine karışmış şekilde gidiyor.
rank çok önemli. sıralamanı ailenin önemine göre alıyorsun. sırf aristokratlar içinde 10 tane sıralama var. ve bu sıralama giyimlerinden, sahip olacakları arabaya, oturacakları eve, hatta dış kapılarının uzunluğuna kadar karar veriyor.

bu dönemde japonya da kişisel gizlilik denen bir şey yok. bu toplum çok katı kurallara sahip. the rule of taste kuralı var. good taste veya bad taste e göre her şey sıralanmış. good taste anlayışları da çok garip.

- beyaz diş çirkin, çıplaklıktan nefret ediyorlar, üst üste bir sürü kıyafet giyiyorlar, kadınlar 1 kere de 6 kimono giyiyor. doğru renkleri doğru zamanda giymek çok önemli. renkleri mevsim mevsim ayırmışlar.
- üniversite olmasına rağmen gitmeyi reddediyorlar fakat bi şekilde eğitimliler.
- parfüm onlar için inanılmaz derece de değerli ve sadece aristokratlar için çünkü çok pahalı. parfüm yarışmaları bile düzenliyorlar.
- bakirelik iki cins için de asla kabul görmeyen bir şey.
- birçok edebiyat eseri kadınlar tarafından yazılmış.
- onları en çok üzen şey ise geçicilik. mujo (impermenant; geçici) ve mono no aware (tatlı bir üzüntü) bunu çocuklar bile öğreniyor. yani hayatın bir sonunun olması onlara üzücü geliyor fakat yaşadıkları için de mutlular.
- edebiyattaki önemli mecazları:
- cherry blossoms, maple leaves, ölüm imageleri çok önemli.

Küçük hikayeler (koan)

- düşünmeye yardım ettiğini düşünüyorlar, bir şeylerin farkına varmaya ve ruhlarımızı uyandırmaya yaradığına inanıyorlar.
- mantıklı bir açıklaması olmuyor, zen-buddism meditasyonu kullanıyor.
- mistik panteizm(tüm tanrıcılık) her yerde ve her şeyde.
- metafizik sitemidir.

Budist inancı

- insanların evrenin bir parçası olduğuna inanıyorlar, sonsuz ve edebi olan bu evrenin kati varlıkları olduğunu düşünüyorlar.
- dünyada sadece geçici birer vücut olduklarını ve ölseler bile hala var olduklarına inanıyorlar
- endişeler, günaha teşvik, acı, sorun, hastalık, ölün, imrenmek
- karma: denge
- nirvana: cennet; sadece meditasyon yaparak ulaşıldığına inanıyorlar.
- satori: aydınlanmaya ermek
- buddism milattan önce 500'lerde hindistan'dan gelmiş.
- siddhartha gautama adında bir prens varmış. her şeyi varmış fakat hiç mutlu değilmiş. ailesini terk ediyor çünkü ölümden, hastalıktan ve yaşlanmaktan onu hiçbir şeyin koruyamayacağını anlamış. dindar insanlara gidip nasıl mutlu olunacağını sormuş. her hangi bir cevap bulamayınca meditasyon yapmaya karar vermiş. ve sonunda yükselmenin varlığını fark etmiş. meditasyon yapmayı bırakıp öğretmeye başlamış. bu budizm felsefesinin başlangıcıdır.

Ortaçağ Japonya'sı (Medieval Japan) 1190-1600

feodal sistem var. lord daimyo diye adlandırılmış. bu zamanda da dikey bir sınıftandırma vardır.
1- emperor neredeyse tanrı gibi. çok fazla dini özelliği var. kyto’da yaşıyor.
2- köylüler, çiftçiler - pirinç en önemli yiyecek kaynağı
3-daimyo
4 - sadık ve eğitimli askerler; samurai
5-caftsman
6-merchants
7-eta
para kazanmak çok önemli.
-samurai'nin daima yanında kılıç taşır ve istediği gibi köylüleri veya çiftçileri öldürme hakkına sahip.
-the shogun means magnificent barbarian conquring generalissimo: görkemli, barbar fetheden, başkomutan. ailenin lideridir.
-emperor bu görevi zorla veriyor.
-kendi ordularına sahipler.
-shogun ailede ve bölgede en önemli kişidir.

Early Modern Japonya 1600 - 1868

- bir çok sistemin olduğu bir dönemdir. bütün ülke de uygulanan kanun sistemi, politika sistemi, eğitim sistemi; halkın büyük çoğunluğu yazabiliyor ve okuyabiliyordu, ekonomik sistemi, popüler sanatlar vb.

1476-1599 Sengoku Jidai Period of Warring States

- 1338: ashikaga ailesi var. emperor'la hoyo'lardan kurtulmak için anlaşma yaparlar. shogun saraya girmiştir. emperor ashikaga'ları çok seviyor çünkü onlar zayıflar.
- daimyo günden güne gücünü arttırdı çünkü emperor ve ashikaga’lar diğerleriyle uğraşmakla çok meşguldük. - 1476
- 260 tane bağımsız şehir vardı ve bu 260 şehir arasında velayet tartışmaları da vardı. bu velayet tartışmalarından dolayı savaşlar oldu. 1476 ve 77 yılllarında onin savaşı oldu. savaşın sonunda şehirde hiçbir şey kalmadı. harikawa savaştan sonra da ashikaga ailesinden canlı kanlanları öldürdü.
- savaş sona erdi. toyotomi hideyoshi 1560-1595 geldi. shogun değildi ama en az onun kadar önemliydi. mevkisini ordu stratejisiyle edindi ve bazı daimyo'ları öldürdü.
- 1599'da sakigara yine velayet tartışmalarından dolayı oldu
- sakaku nun yaptığı ilk şey hıristiyan japonlardan kurtulmak. yahudiler tarafından hıristiyanlar doğrandı.
- sankin kotai: geçici olarak atanan - her iki yılda bir değişiyor. lords kanunlara uymak zorunda yoksa shogun orduyu üzerine salıyor."
+Literature Queen
👍 23 26.05.2026

Platon vs Aristotales

YILDIZLI
"Platon hocası Sokrates'e o kadar hayrandı ki hiç sözünden çıkmadı dense abartı olmaz. Birkaç tane edebi eser yazmasına rağmen hocasının ricasıyla hiç düşünmeden yırtıp atmıştır. Sokrates'i kaybettikten sonra fikirlerinin yok olmasını istemediği için kaleme almıştır. Aslında yazı fikirlerin kopyası, orijinali olmadığı için Sokrates'in karşı olduğu bir düşünceydi. Aristotales ise daha mantık çerçevesinde bir felsefe geliştirmiştir. Ona hocanı sevmiyor musun, neden onun yolundan gitmiyorsun diye sorduklarında ise, verdiği cevap şöyleydi: "Hocamı severim ama gerçeği daha çok severim" (Latince: Amicus Plato, sed magis amica Veritas)."
look skywalker
👍 23 13.05.2026

Fender vs Gibson

YILDIZLI
"Fender’in hikayesini en ilginç nokta markanın babası Leo Fender'in aslında bir gitarist değil, bir radyo tamircisi oluşu. Belki de bu yüzden gitara bir enstrüman gibi değil, çözülmesi gereken bir problem gibi yaklaştığını görüyoruz.

1950 yılında önce Telecaster, Leo Fender’in ilk büyük golüydü. Seri üretilen ilk masif gövdeli gitar olduğu için hem tank gibi sağlamdı, hallol body gitarlara göre üretimi daha seriydi, hem de tonuyla çok sevildi, talep gördü. Bugün bile country’den punk’a kadar herkesin elindeki gitar bu.

Ama asıl damga 1951 yılında Precision Bass ile oldu, hatta müziğin gidişatını etkiledi diyebiliriz. Eskiden basçılar devasa kontrbasları taşımaktan helak olurken, Fender onlara boyunlarına asıp sahneye atlayabilecekleri bir özgürlük verdi. Adındaki "Precision" (Hassasiyet) mevzusu da üzerindeki perdelerden gelir; yani basçılar artık notaları "rastgele" değil, nokta atışı basabilir hale geldi, tabi bu entonasyonu uçurdu, olmazsa olmaz haline geldi.

1954 yılında çıkan Stratocaster ise yine aynı başarıyı sürdüren bir üründü, kısa sürede ikonlaştı. Üç manyetiği, vücuda oturan kesimleri ve tremolo koluyla elektro gitarı daha rafine bir hale getirdi. Bugün sokaktan birini çevirip "bana bir gitar çiz" desen, elinden büyük ihtimalle bir Strat çıkar. Arabada Vosvos, ayakkabıda Converse neyse, gitarda da Stratocaster aynı şeydir yani. Bu gitara Hendrix'ten Clapton'a kadar dokunmayan efsane kalmadı.

1965 yılı Fender için büyük bir kırılma. Leo, sağlık sorunları yüzünden şirketi CBS’e devretti. Gitarcılar arasındaki o bitmek bilmeyen "Pre-CBS" (yani 65 öncesi evladiyelik gitarlar) muhabbetinin sebebi de budur. Çünkü CBS gelince biraz daha kapitalist şirket anlayışıyla; "daha hızlı ve daha çok üretelim ama maliteti de azaltalım" moduna girildi ve o eski özen kalmadı.

85 yılında kendi çalışanları şirketi geri alana kadar bu böyle gitti, fender özlenen kalitesine biraz olsun döndü gibi oldu.

Özetle Fender; mütevazı bir radyo tamir dükkanından çıkmış bir ikon."
&Kirky
👍 23 04.05.2026

Kelebeğin Rüyası vs Parlak Yıldız (Bright Star)

YILDIZLI
"Kelebeğin Rüyası, birçoğumuzun ismini daha önce duymadığımız iki şairin hayat hikayesini anlatan etkileyici bir filmdir. II. Dünya Savaşı yıllarında Zonguldak'ta yaşayan Şükrü Onur ve Muzaffer Tayyip Uslu, şiirlerinin dergilerde yayınlanma hayalleri kuran iki genç şairdir. Ne yazık ki ikisi de veremlidir ve bu hastalık yüzünden zor günler geçirmektedir. Şükrü Onur 22 yaşında ve Muzaffer Tayyip Uslu 24 yaşında hayatını kaybetmiştir. Bu film olmasaydı bu iki şairi tanıma fırsatım olmayacaktı.

Parlak Yıldız (Bright Star) ise İngiliz Edebiyatı'nın önemli şairlerinden John Keats'in hayat hikayesini anlatmaktadır. Komşusu Fanny Brawne ile yaşadığı aşkı şiirlerine döken Keats, "Parlak Yıldız" isimli şiiriyle adından daha sonraki yıllarda oldukça söz ettirmiştir. Keats, 25 yaşında veremden hayatını kaybettikten sonra Fanny Brawne hiç evlenmemiş ve sevgilisinin hatırasıyla hayatına devam etmiştir. Keats, erken yaşta vefat etmesine rağmen, birçok eser bırakmış ve değeri öldükten sonra anlaşılan şairler arasına katılmıştır."
Er35
👍 22 16.05.2026

Mordor Belediyesi vs Rohan Belediyesi

YILDIZLI
"Mordor belediyesini gömmeye geldim...

Mordor Belediyesi, yıllardır halkına korku ve karanlık dışında pek bir şey sunmayan bir yönetim anlayışıyla anılıyor. Şehrin sokakları bakımsız, altyapısı çökük ve güvenlik yalnızca yönetici elitlerin çıkarlarını korumaya yönelik gibi görünüyor. Vatandaşların temel ihtiyaçları göz ardı edilirken, kaynakların büyük bölümü gösterişli kulelere ve baskıcı güvenlik güçlerine aktarılıyor.

Özellikle çevre politikaları konusunda belediyenin sicili oldukça kötü. Sürekli yanan ocaklar ve sanayi faaliyetleri nedeniyle hava neredeyse solunamaz hâle gelmiş durumda. Yeşil alan kavramı ise tamamen unutulmuş gibi; doğa, sadece üretim ve savaş hazırlıkları için tüketilecek bir kaynak olarak görülüyor.

Şeffaflık konusunda da ciddi eksiklikler dikkat çekiyor. Belediye meclisinin kararları halka açık biçimde paylaşılmıyor, eleştirel sesler bastırılıyor ve yönetime yakın gruplara ayrıcalık tanındığı yönünde yaygın iddialar bulunuyor. Halkın yönetime katılımı neredeyse sıfır seviyesinde.

Mordor Belediyesi’nin en büyük sorunu ise korku üzerinden kurduğu düzeni “istikrar” olarak sunması. Oysa gerçek bir belediyecilik; vatandaşın refahını, yaşam kalitesini ve özgürlüğünü öncelemeyi gerektirir. Mevcut yönetim anlayışı değişmediği sürece Mordor’un karanlık imajı yalnızca bir efsane değil, günlük yaşamın acı bir gerçeği olmaya devam edecek."
SosyolOrk
👍 22 12.05.2026

Dexter Morgan vs Hannibal Lecter

YILDIZLI
"“Ben sevilmez biriyim,” der Dexter çünkü o bir katildir; bir seri katil. Hayatı, suçluları avlamak ve avını, kendi tasarladığı ritüelistik sahnelerden keyif alarak öldürmek üzerine kuruludur. Bu, onun için oldukça doğal ve temel bir ihtiyaçtır. Hayatta kalabilmek için öldürmek zorundadır. Ancak Dexter, uymak zorunda olduğu ahlaki bir kod nedeniyle masum bir insanı öldürmesine izin vermez: Harry’nin Kodu. Öldürme arzusu yalnızca suçlular içindir; yani devletin ceza sistemi tarafından cezalandırılmamış olanlar ya da toplumda sıradan görünen ama aslında insan öldüren kişiler. Karanlık doğasına ve eylemlerine rağmen Dexter, bu toplumda yaşamını sürdürebilir; çünkü en temel ihtiyaçlara uygun şekilde hareket eder ve bunlara karşılık verir. Onu toplum içinde başarılı bir şekilde yaşatan şey, suçlarının dışında yaptığı eylemlerdir.

SPOILER: Dexter Amerikalı yazar Jeff Lindsay'in 8 kitap serisinden oluşmaktadır. 1. Kitap dizinin ilk sezonuna yüzde 80 oranında benzemektedir. Kitabın ilk açılış cümlesi ile dizinin ilk sahnesi bile birebir aynıdır. Fakat sonrasında senaristler kitaptan kopuş yaşamıştır.

ilk 8 sezon bittiğinde kitap serisinin aksine (8. Kitap: Dexter is Dead) Dexter hayatına bir yerlerde devam ediyordu. Fakat sonra Dexter: New Blood ile geri döndü. Tam bir fan pleaser olarak çekilen bu sezon sonunda 8. kitap sonu gerçekleşti (tabii kitaptan farklı olarak, kitap sonunda Dexter kurbanlarını son yolculuğuna uğurladığı okyanusta hayatını kaybeder. Çok şiirsel :) Neyse fakat olmaz, hayranlar bunu kabul edemedi. Dexter'ın çok sağlam bir hayran kitlesi var. Dolayısıyla yeniden canlandı ve Dexter Resurrection ile geri döndü. Hatta önümüzdeki ekim ayında 2. sezon geliyor.

Neden diye sormayın işte, defalarca izledim yine izlerim. Yine aynı şeylere üzülür, kahrolurum. İlk defa izliyor gibi heyecanlanırım. Dexter sevgisi böyle bi şey."
dextermania
👍 21 22.05.2026

Aşk Her şeyi Affeder mi? vs Güven kırılırsa geri gelir mi?

YILDIZLI
"Hani şarkıda diyor ya" Aşk her şeyi affeder mi /mevsim bahar fark eder mi" fark eder arkadaşlar hayatının hangi deminde olduğuna göre cevap değişir. Yaklaşık olarak 25 yaşına kadar aşk her şeyi affetmese de çoğu şeyi affeder.Sevdigimiz insan güvenimizi kirsada emek verirse pişmanlık varsa gerçek aşk varsa her şeyin üstesinden gelinir.En önemli konu DENGE.
Bir ilişkide ufak bir kar zarar hesabi yaptığımızda kardaysak her şeyin üstesinden gelinir dert etmeyin. Yok ben hep zarardayim diyorsanız kaçın ordan gençler 😁🤷‍♀️"
Özge Nur Bektaş
👍 21 20.05.2026

Kaygı Bozukluğu (Anksiyete) vs Panik Atak

YILDIZLI
"Panik atak, anlatılmaz yaşanır derler ya öyle bir psikolojik rahatsızlık. Görünürde hiçbir sebep yokken yakalar insanı. Kalp hastalıklarıyla çok karıştırılır çünkü kalbine o kadar çok bıçak saplanır ki kalp krizi geçiriyor sanırsın. Halbuki kalbin sağlamdır ama ruhun o esnada kriz geçirmiştir. Tam bir teşhis konmamış birçok insan, atak geçirdiğini bile anlamaz. Ekg ve eko çektirmek için düşer yollara. Halbuki gitmesi gereken yer iyi bir psikiyatristtir. İlaç tedavisiyle geçer derler doğrudur ama ruhun tamamen iyileşmesi çok zaman alır çünkü küçüklükte yaşadığın kötü anılar gün gelir hiç ummadığın yerde ve zamanda karşına çıkar. Seni kıskavrak yakalayıp boğar. Kimse anlamaz ne olduğunu hatta kendin bile anlayamazsın. Bilinçdışımıza attğımız her şey ve zamanında çözülememiş tüm sorunlar buna neden oluyor diyebiliriz. Psikiyatristlerin "küçüklüğünüze dönelim" tezi en çok bundan dolayıdır çünkü çocuk, somut dönemdeyken kendisiyle baş başadır. Her şeyin iyi yönde de kötü yönde de sorumlusu kendisidir. Anlamlandıramadığı her durumu kendine yöneltir. "Benim sayemde oldu." ya da "Her şey benim suçum." gibi. Halbuki ne onun sayesinde olmuştur ne de onun suçudur. Olaylar bambaşkadır. Siz siz olun çocuklarınıza iyi bir çocukluk yaşatın. İçinde çözülememiş hiçbir sıkıntısı kalmasın. Elbette ki toz pembe olamaz hayat ama en azından onlara yansıtmayın. "Çocuklar Duymasın" dizisindeki mutfak yöntemi çok iyi bir örnektir. Onu uygulayabilirsiniz.

Kaygı bozukluğu (Anksiyete): Hayatımızda sonradan gelişen ve o andaki ruh halimizi kısa vadede olumsuz etkileyen bir psikolojik rahatsızlıktır. Bizi sıkan ve boğan olayların üstesinden gelemediğimizde o anda potansiyelimizi kullanamama, kaygı seviyemizin aşırı yükselmesiyle mide bulantısı, çarpıntı, şiddetli baş ağrısı ve baş dönmesi gibi belirtileri vardır. Kaygı çok yoğunsa bileklerde karıncalanma ve his kaybı bile yaşanabilir. Kişi sakinleşip kendine geldiğinde yani kaygısı azaldığında eski haline kısa sürede döner. Sınav kaygısı, kötü bir haberin aniden verilmesi, bir kavgaya şahit olma gibi durumlarda ortaya çıkabilir. Her seferinde daha yoğun kaygı yaşanmasına neden olacak ortamlardan kişinin uzaklaşması gerekir. Aksi takdirde küçük bir olay bile artık çok büyük bir kaygıya neden olabilir, kişinin hastalığı gittikçe ilerleyebilir ve kişi kaygısını hiçbir şekilde kontrol edemez hale gelebilir."
Er35
👍 21 18.05.2026

Prestij vs Sihirbaz

YILDIZLI
"İkisi de aynı yıl gösterime girmiş sihirbazlık temalı filmler olmasına rağmen birinde aşk hakimken diğerinde rekabet ön plandadır. Bence bu yarışın galibi ise prestijdir çünkü filmin olay örgüsünde hem geçmişten hem de şimdiki zamandan kesitler verilmiş, yönetmen Christopher Nolan adeta bir yapbozu tamamlamamızı beklemiştir. Finalinde ise şok edici detaylarla birlikte etkileyici bir kapanışa sahne oluyoruz. Aslında pek çok şey gözümüzün önündeyken "Siz kandırılmak istiyorsunuz, abrakadabra" repliğiyle tüylerimi diken diken etmiştir. Sihirbazda ise sevdiğine kavuşmaya çalışan bir aşığın yaptığı sihirbazlıkları izliyoruz ve filmin sonunda her şey önümüze sunuluyor. Birçoğunu zaten tahmin ediyoruz ve film klasik bir sonla bitiyor. Sanırım ben hazıra konmayı sevmiyorum. Film beni meraklandırmalı, düşündürmeli, heyecanlandırmalı ve finaliyle başımı ağrıtmalı. İşte bunu prestij başardığı için sihirbazdan çok daha üstün bir filmdir. Sihirbaz, Edward Norton'a şükretsin. O olmasaydı bu düelloyu bile hak etmezdi."
Er35
👍 21 15.05.2026

Bollywood vs Hollywood

YILDIZLI
"Filmlerin orjinal isimleri ve ortak noktaları:

1. Üç Aptal: 3 İdiots vs Ölü Ozanlar Derneği: Dead Poets Society
Bu iki film yetenekli öğrencilerin hayatlarına dair kesitler sunar.

2. Ghajini vs Memento: Not defteri
Bu iki filmde hafızasını kaybeden bir adamın yaşadıkları anlatılır.

3.Her Çocuk Özeldir: Taare Zamaen Par vs Can Dostum: Good Will Hunting
Bu iki filmde özel yetenekli bireylerin öğretmenleriyle kurduğu bağ anlatılır.

4.Benim Adım Khan: My Name is Khan vs Yağmur Adam: Rain Man
Bu iki filmde otizmli bireylerin yaşadığı zorluklar anlatılır."
Er35
👍 21 13.05.2026

William Shakespeare vs Christopher Marlowe

YILDIZLI
"William Shakespeare günümüzde bile hala en çok okunan yazarlardan biridir. Trajikomik kavramını tiyatroya kazandıran yazardır. Oyunlarının yanı sıra 154 adet sone yazmıştır Tiyatro oyunlarını okunsun diye değil ancak sahnede oynansın diye oyun yazarlardı. Bu yüzden Shakespeare'in oyunları ölümünden 7 yıl sonra yayınlandı. Shakespeare hem büyük bir tragedya yazarı hem de büyük bir komedya yazarıdır. Onun oyunlarının konuları birçok eleştirmen tarafından evrensel olarak kabul edilir bu yüzden hala severek okunmaktadır. Christopher Marlowe en çok ruhunu şeytana satan Dr. Faustus oyunu ile tanınır. Oyunun ne kadar değerli ve orijinal olduğu konusu benim açımdan tartışmaya pek açık değil. Fakat, ille de bir karşılaştırma yapmam gerekiyorsa Shakespeare benim için çok başka bir yerde. "
+Literature Queen
👍 21 05.05.2026

Gerçekçi tiyatro vs Absürt tiyatro

YILDIZLI
"Realist Drama gerçek hayatı göstermeye çalışır. Toplum, tarih, ekonomi veya psikoloji tarafından zorlanan insanları gösterir. Karakterler genelde alt sınıf insanı olurlar ve human dilemma ile mücadele eden karakterlerdir. Konuşma günlük konuşmalara çok benzer: Basit ve direktir. Küfürlü konuşma kullanılır ve lehçe (dialect) toplumdaki sınıfını gösterir. Setting de mutlaka gerçekçi olmalıdır. Kıyafetler normal insanların giydiği kıyafetler olmalıdır.
Genelde orta sınıfın toplumsal kuruları veya değerleri eleştirir. Sahneleme de çok gerçekçi olmalıdır. Constantin Stanislavsky der ki aktör ve aktrisler mutlaka oyundaki karakterin moduna girmeli, kendilerini o karaktermiş gibi hayal etmeliler. Zaman kısıtlıdır, yani belirli bir zamandan bahsedilir. (mesela Doll House’da 2 gün, All my sons’da da yanlış hatırlamıyorsam 1 gün ve gece olması lazım.)

Absurdist Drama:

Existentialist, varoluşçutdur. Sürekli sorular vardır; mesela hayatın anlamı nedir? Sürekli bu soru
bizim karşımıza çıkıyor. Karakterler birbirleriyle iletişim kuramıyorlar ve bu kasıtlı bir şekilde yapılıyor. Sürekli tekrarlar vardır. Hayatın monoton olduğunu anlatan oyunlardır. Hayatın anlamı olmadığını, hayata anlam verenin insanların kendilerinin olduğunu söyler existentiaslist ler.
Morality hakkında herhangi bir endişesi yoktur, açığa çıkan ethical konular yoktur.
Karakterlerin geçmişi hakkında çok fazla şey öğrenilmez."
+Literature Queen
👍 20 24.05.2026

Gitmek vs Kalmak

YILDIZLI
"Bence gitmek her bakımdan daha zordur. Sadece sevdiklerinden değil ki sevdiğin mekanlardan, anılarından belki doğduğun şehirden, evinden yani seni sen yapan her şeyden gitmektir. Nereye gideceğini, neyle karşılaşacağını, neler yaşayacağını, ne tür insanlarla tanışacağını bilememektir. Bence bu çok büyük bir belirsizlik ve çaresizliktir. Kalmak da zordur elbette. Gidenin arkasından bakakalmak, gitme diyememek, o giderken içinden bir şeylerin kopması, yüreğinin sızlaması gibi durumlar yaşanır. Zaman geçtikçe bu sızı azalır. Rutinine dönersin. Ara sıra düşünüp hatırlayıp üzülürsün. Ama yine de sevdiğin yerdesin, sevdiklerinin yanındasın, anıların hala yaşıyor ve en önemlisi kaldığın yerden devam edebiliyorsun. Bi de gideni düşününce onun bunların hiçbirini yaşamadığını acı bir şekilde anlarsın. Giden gitmiştir artık ve giderken ondan hiçbir eser kalmamıştır. Ben de küçükken İstanbul'dan temelli ayrılırken artık o küçük kız çocuğu olmadığımı anlamıştım ve bilinmez bir yere giderken, sevdiğim her şeyi ardımda bırakırken ben diye bir şey kalmamıştı. Keşke bilselerdi..."
+Cimbomino
👍 20 14.05.2026

Nuri Bilge Ceylan vs Kim Ki-duk

YILDIZLI
"Kim Ki-duk'un "Boş Ev" filmini hiç unutamıyorum. Adeta sessiz sinema gibi konuşmadan çok şey anlatabilen nadide bir filmdi. Ayrıca onu birlikte seyrettiğim kişinin de payı büyük. O sevdirmişti bu yönetmeni ve filmlerini. O yüzden hatırası yeterli. Benim için kıymetli bir yönetmendi. Nuri Bilge Ceylan ise aklımda daha çok "Bir Zamanlar Anadolu'da" filmiyle kalmıştır. Ağır görünen ama dikkatli izlenince bir sürü metafor içeren yani film okumasını iyi bilen insanların keyif alabileceği bir filmdi. Filmdeki en bariz ve en komik metaforu ise filmleriyle dalga geçen Şahan Gökbakar'ın "Recep İvedik" karakterini alıp aynı onun gibi oyuncusunu giydirip faili meçhul bir cinayete kurban edip sonra da katilini bulma hikayesini anlatmasıydı. Resmen bu filmde "Recep İvedik"i öldürmüş ve gömmüştür. Mükemmel ötesiydi. Herkese bu iki filmi izlemesini tavsiye ederim."
+Cimbomino
👍 20 11.05.2026

Yunan Mitolojisi vs Roma Mitolojisi

YILDIZLI
"Yunan Mitoloji başlangıcının minik bir özetini sunayım:

Evreni yöneten ilk varlık Kaos (Chaos) olarak adlandırılıyordu. Gaia: dünya ya da toprak demektir. Gaia’nın çocuğu ve aynı zamanda eşi olan Uranüs’ün adı gök ya da cennet anlamına gelir. Gaia hem bir tanrıça hem de bizzat dünyanın kendisidir; benzer şekilde Uranüs de hem tanrıları hem de gökyüzünü temsil eder.

Kaos’un egemenliği sırasında büyük bir boşluk ve yokluk dönemi vardı. Zamanla Kaos, kendini yer, gök ve deniz olarak ayırdı. Bu olaydan sonra, hiçbir anneden doğmadan var olan ilk tanrıça Gaia ortaya çıktı. Çocuk sahibi olma isteği o kadar büyüktü ki sonunda kendi kendine hamile kaldı. Daha sonra Uranüs ile birlikte çocukları oldu.
Gaia’nın ilk üç çocuğu canavarlardı ve Yüz Kollular (Hundred-Handed Ones) olarak adlandırılırlardı. Uranüs, bu çocuklardan birinin bir gün kendisini devireceğinden korkuyordu. Bu yüzden onları tekrar Gaia’nın rahmine hapsetti. Ardından Gaia, üç canavar çocuk daha doğurdu: Kikloplar (Cyclopes). Onlara da aynı şey yapıldı.

Gaia’nın doğurduğu bir başka grup ise Titanlardı. Bunlar insan özellikleri taşıyan varlıklardı ve canavar değillerdi. Gaia’nın tüm çocukları onun rahmindeydi ama o onlarla iletişim kurabiliyordu. Bir plan yaptılar ve on iki Titan’ın en küçüğü olan Kronos, annesinin yardımıyla dışarı çıktı ve zalim babası Uranüs’ü bir orakla yaraladı. Uranüs oğluna şu laneti söyledi: “Bana yaptığının aynısını, bir gün senin çocuklarından biri sana yapacak.
Kronos, Rhea ile evliydi ve tarihin kendisine de aynı şekilde tekrarlanacağından çok korkuyordu. Eşi ilk çocuğunu doğurduğunda, onu hemen yakalayıp bütün olarak yuttu. Aynı şekilde sonraki dört çocuğunu da yuttu.

Rhea kocasını kandırmak istedi ve doğum yapıyormuş gibi yaptı. Büyük bir taşı alıp bebek gibi kundakladı. Zamanı gelince Kronos bu taşı yuttu. Gerçekten doğum yapacağı zaman Rhea Girit Adası’na kaçtı ve orada gizlice Zeus adında bir oğul doğurdu.
Zeus büyüdüğünde annesi onu babasının hizmetine sokacak bir düzen kurdu. Zeus, Kronos’a içinde özel bir iksir bulunan bir kadeh şarap verdi. Bu iksir Kronos’un kusmasına neden oldu ve yuttuğu çocuklar geri çıktı. Bu çocuklar Poseidon, Hades, Demeter ve Hestia idi.

Bu yeni tanrı kuşağı, öfkeli babalarından kaçmak için Olympos Dağı’na sığındı. Olympos’u kendi evleri ilan ettikleri için bu genç tanrılara Olimposlular denildi. Kronos’a ve diğer Titanlara savaş açtılar.

Prometheus (“önceden düşünen”), geleceği görebilme yeteneği sayesinde savaşın kaybedileceğini anladı. Bu yüzden o ve kardeşi Epimetheus Olimpos tanrılarına karşı savaşmayı reddetti.

Zeus, Kronos’a güreş meydan okudu. Onu üç kez yendikten sonra Olimpos tanrılarının kazandığını ilan etti. Savaştan sonra Olimposlular, Titanların çoğunu sonsuza kadar hapsedilmek üzere Tartaros’a gönderdiler. Yüz Kollular da mağaranın ağzını korumakla görevlendirildi.
Atlas, Titanları savaşa götüren kişi olduğu için özel bir ceza aldı: Sonsuza kadar dünyayı sırtında taşımak zorunda kaldı. Kronos ise Ölüler Adası’na sürgüne gönderildi. Zeus ise tanrıların kralı, yani babası oldu.

Roma Mitolojisi de edebiyatı da ciddi şekilde Yunan Mitolojisinden etkinlenmiştir. Mesela Yunan tiyatrosunda sahnede ölüm asla canlandırılmazken, Roma tiyatrosunda sahnede ciddi anlamda gerçek ölümler meydana gelebiliyordu. Orijinali Yunan Mitolojisidir, Roma onun bir taklidinden ibarettir."
+Literature Queen
👍 19 30.05.2026

Eski Spider-Man aktörleri vs Yeni Spider-Man aktörleri

YILDIZLI
"Tobey Maguire asıl büyük çıkışını, 2002 yılında Sam Raimi'nin yönettiği Örümcek Adam (Spider-Man) üçlemesinde başkarakter Peter Parker'a hayat vererek yapmış bir aktör. Bu rol onu dünya çapında bir yıldız haline getirmiş ve süper kahraman sinemasının ikonik isimlerinden biri olarak konumlandırmıştır ama Tobey beyciğim bunun üstüne koymuş, sanatını Örümcek Adam karakterinin ötesine taşımayı başardığını bir çok filmde görstermiş birisi. Misal dramatik rollerdeki yeteneğiyle de takdire şayan işlere imza atmış. Seabiscuit, Muhteşem Gatsby ve Tanrı'nın Eseri Şeytanın Parçası gibi filmlerdeki performanslarıyla oyunculuk yelpazesinin genişliğini kanıtlamıştır. Özellikle Kardeşler (Brothers) filminde travma sonrası stres bozukluğu yaşayan bir askeri canlandırdığı rolü, onun kariyerindeki en ciddi performanslardan biri olarak kabul edilmiş ve kendisine "En İyi Erkek Oyuncu" dalında Altın Küre adaylığı kazandırmıştır."
SosyolOrk
👍 19 26.05.2026

Bipolar Bozukluk (Duygu-Durum Bozukluğu) vs Şizofreni (Zihin Bölünmesi)

YILDIZLI
"Bipolar Bozukluk: Kişinin duygularını tam olarak kontrol edememesiyle ilgili ciddi bir psikolojik rahatsızlıktır. Kişi sevinçli bir anında tam sevinecek ama öyle bir abartır ki adeta bulutların üstünde uçar. Etrafındaki insanlar buna anlam veremeyip eleştirmeye başlayınca sinirinden deliye döner çünkü anlaşılmadığını düşünür. Ertesi gün de tam tersi intiharı düşünecek kadar üzüntü yaşar, dibi görür. Hayattan soğur ve yaşamak istemez. Bu dönemde de çok sinirli olabilir. Uzmanlar, bu hastalığın istismarla, aşırı yalnızlık hissi sonucu duygularını kimseyle paylaşamamayla veya ani bir şok sonucunda gerçekleşebileceğini ve genetik yatkınlığın da etkili olabileceğini dile getiriyor. Zaten böyle ciddi bir hastalık pat diye ortaya çıkmaz. İnsan bazen sadece yaşadıklarından ibaret.

Şizofreni: Bu hastalıkla ilgili ne çok şey söylesem de anlatamam. O kadar ağır ve zor bir hastalık ki insanı öldürmez, resmen süründürür. Maalesef bu hastalığa sahip kimselerin birçoğu kendi kimliklerini unutup başka bir kimliğe bürünebilirler. Örneğin; bir kadın ev hanımı olmasına rağmen kendini doktor sanıp etrafındaki insanlara teşhis koyup onlara hayali reçeteler yazabilir. Onları sanrı şeklinde görüp onlarla konuşabilir ve bunların hepsini gerçekte var oluyor sanabilir. Normal hayata döndüğünde gerçek kişilerle konuşurken: "İlaçlarını almayı unutma, iyileşeceksin." dediğinde, karşı taraftan "Deli mi ne?" gibi tepkiler alırsa saldırganlaşabilir. Bu gibi durumlarda şizofreni hastalarıyla çok dikkatli konuşmak gerekir. Gerçi bir şey yapmasanız da hayalinde sizi düşman olarak gördüyse size saldırması veya kötü kötü bakması kaçınılmaz olabilir.
Bu insanları daha da iyi anlayabilmek için gerçek bir hikayeye dayanan "Akıl Oyunları" filmini izleyebilirsiniz. Matematik profesörü John Nash kendini ajan zannediyordu ve buna göre hareket ediyordu. Tedavi gördükten sonra sanrı olarak gördüğü insanların yıllar geçmesine rağmen hiç değişmediğini ama kendisinin yaşlandığını fark edince onların gerçek olmadığını anlayıp hastalığını kabul etti. Her vaka böyle sonuçlanmıyor ne yazık ki. Birçok kişi hastalığını kabul etmeyip tedaviyi reddediyor ve hiçbir zaman iyileşemeyebiliyor. Tedaviyi kabul edenler de eskisinden daha iyi olabiliyor ama hastalıktan tam olarak kurtulup kurtulmadıkları ölünceye kadar gizemini koruyabiliyor."
+Cimbomino
👍 19 19.05.2026

Enstrüman Almak vs Enstruman Çalmak

YILDIZLI
"Gear Acquisition Syndrome (GAS), özellikle müzisyenler, fotoğrafçılar ve teknoloji meraklıları arasında yaygın olarak kullanılan bir terimdir. Bu kavram, kişinin sahip olduğu ekipmanların yeterli olmasına rağmen sürekli yeni araçlar, cihazlar veya aksesuarlar satın alma isteğini ifade eder. GAS genellikle “daha iyi ekipman daha iyi sonuç verir” düşüncesiyle beslenir; ancak çoğu zaman asıl gelişimin pratik, deneyim ve yaratıcılıkla sağlandığı göz ardı edilir.

Özellikle sosyal medya ve internet kültürü, Gear Acquisition Syndrome’un yayılmasında önemli bir rol oynar. İnceleme videoları, reklamlar ve kullanıcı paylaşımları bireylerde sürekli bir eksiklik hissi yaratabilir. Bu durum zamanla maddi yük oluşturmanın yanı sıra kişinin üretim sürecinden uzaklaşmasına da neden olabilir. Bu nedenle ekipmana odaklanmak yerine mevcut araçları verimli kullanmanın ve beceri geliştirmeye ağırlık vermenin daha sağlıklı bir yaklaşım olduğunu söyleyebiliriz."
+Murphy
👍 19 13.05.2026

Blanche vs Laura

YILDIZLI
"Blanche (Arzu Tramvayı) ve Laura (Sırça Kümes) ikisi de Tennessee Williams oyunlarının karakterleridir. İkisi de son derece kırılgan kırılgan ve ürkek karakterlerdir. Laura kendi hayal dünyasından yaşayan, dış dünya ile bağ kuramayan bir karakterdir. Blanche karakteri ise tamamıyla yalnızlık fobisi olan bir karakter. Her şeyini kaybetmiş olarak güveneceği tek insan olan kardeşi, Stella’nın evine gider. Kaybetmenin verdiği acılardan dolayı içsel bir çöküntü içerisindedir ve kişisel acıları fazlasıyla yaşamaktadır. Eşi allan, belle reve, işi, itibarı, belle reve’deki hayatını, ailesini… her şeyini kaybetmiştir. Kardeşine geldiğinde ise onun bir kocası vardır. Hatta hamile olduğunu öğrendiği zaman bir darbe daha yer çünkü Blanche kardeşinin aksine çok büyük bir yalnızlık içerisindedir. Kardeşini kıskanması her halinden belli olmaktadır. Kardeşi Stanley ile kavga ettiği zaman mutlu bile oluyor diyebiliriz. Sürekli Stanley’i aşağılamalar ve ona layık olmadığını söylemeleri ise hepsi bu kıskançlıktan kaynaklanıyor. Hayattaki en büyük korkusu yalnız kalmak olduğu içinde kendinden hoşlanan Mitch’e evet diyor. Mitch’le evlenmek istiyor çünkü tutunabileceği son dal. Fakat geçmişini öğrenen Stanley buna engel oluyor, sonunda da her şeyini kaybeden blanche deli oluyor. çünkü artık tutunacak hiçbir dalı kalmıyor. İstediği tek şey yalnız kalmamak ve güvenli bir yerdi fakat ikisini de elde edemediği gibi bir de pamuk ipliğine bağlı psikolojisinin yok olması ile aklını kaybediyor. Laura sosyal ortamlarda bulunmayan, konuşmaya bile çekinen bir karakterdir. Kendi hayal dünyasından yaşar ve cam hayvan koleksiyonu yapar. Bu koleksiyon aynı kendisi gibi kırılgan, narin ve dokunulsa zarar görebilecek kadar hassas. Eve gelen misafir Jim ise onun duygularıyla oynar ve Laura bir anlık umutlansa bile yeniden karanlık dünyasına gömülür. kisi de hazin sonla biten oyunlardır, okumaya da izlemeye de değerler. Şiddetle tavsiye ederim.
"
+Literature Queen
👍 19 12.05.2026

Frankenstein'ın Yaratığı vs Edward Makas Eller

YILDIZLI
"Bu iki karakteri birbirine çok benzetiyorum. İkisinde de ayrı bir hüzün ve yalnızlık havası var. Filmin yönetmeni Tim Burton, gotik tarzını koruyarak Edward'ı Frankenstein'ın yaratığından daha romantik ve duygusal bir karakter olarak betimlemiştir. Ne yazık ki bu hali bile yalnızlığına engel olamamıştır. Farklılıklara alışamayan hatta tahammül edemeyen insanların varlığı ikisini de derin bir boşluğa sürüklemiştir. Yaratık bile olsan sevilmediğin bir yerde nasıl var olabilirsin ki? Sevgisizlikten kaybolup gidersin. Zaten sonunda bir tanesi ölüyor, diğeri de yalnızlığıyla baş başa kalıyor. Kendimiz gibi olmayan, düşünmeyen, bize benzemeyen her şeye önyargılıyız aslında. Halbuki farklılıklarımızla, farklı bakış açılarımızla, görünüşümüzle, fikirlerimizle bir zenginlik oluşturabilecekken tekdüze, monoton, birbirine benzeyen ve sıradanlaşan hayatlarımızla mutluluk oyunu oynuyoruz. Maalesef sadece kendimiz gibi olanı sevebiliyoruz. Onları belki de tek sevebilecek mucitleri bile ortada yoktu. Biri ölmüştü diğeri de kaçmıştı. Sevmeyi sevilmeyi bile öğrenemeden toplum içinde var olmaya çalışmanın zorluğu iki karakterin ortak noktası olmuştur. Hangi birine üzüleceğimi şaşırdığım iki karakter söz konusu ama sanırım Frankenstein'ın yaratığının hali daha içler acısı çünkü Edward makas elleri sayesinde toplum içinde kısa sürede olsa bir saygınlık kazanmıştı. Ama yaptığı en ufak hatada bile toplumda var olamayacağını anlayıp yalnızlığına döndü. Frankenstein'ın yaratığı o duyguyu tadamadı bile."
+Cimbomino
👍 19 11.05.2026

Behlül vs Bihter

YILDIZLI
"Bihter aşkından bir türlü çekip gidemedi. Kendini korkunç bir karanlığın içinde bıraktı ve o karanlık gittikçe büyüdü çünkü her şey gözlerinin önünde yaşandı. İnanılmaz acılar çekti, son ana kadar da hep Behlül'ün kendisine döneceği anı bekledi ama olmadı. Behlül ise aşkını sahiplenecek güçte ve karakterde biri asla değildi zaten. Tiynetsiz, bencil ve narsist bir karakterdi. Beter olsun."
dextermania
👍 19 07.05.2026

Hamlet vs Macbeth

YILDIZLI
"Tiyatro denilince en alakasız insanın bile aklına gelir Hamlet. Olmak ya da olmamak işte bütün mesele bu! Harika bir mologdur. Fakat Macbeth'in kendisini bir kadının doğurduğu hiçbir kimsenin öldüremeyeceğini sanması çok trajik bir durumdur. Tolkien'ın Yüzüklerin Efendisi Kral'ın Dönüşü kitabını yazarken Shakespeare'in bu düşüncesini çok sevdiğini düşünüyorum. Zira Cadı Kral Éowyn'e "Seni ahmak, beni hiçbir adam öldüremez." dediğinde, Éowyn ben erkek değilim diyip hakkından gelir.

Konuya dönersek Macbeth severim ama Hamlet is the best! "
+Literature Queen
👍 19 05.05.2026

Blade Runner vs Blade Runner 2049

YILDIZLI
"1982 yapımı ilk film tam bir İncil okumasıdır. Yaratılan yaratana karşı isyan ederken bir yandan da bunun acısını çeker. Roy karakteri yaşam süresini uzatması için yaratıcısına gittiğinde bunun mümkün olmadığını öğrendiği an ızdırap içinde yaratıcının canını alır ve sonunda bir İsa figürü gibi hayatına son verir. İki filmde de replikalar insanlardan daha insan bir şekilde sunulur bizlere. İlk filmin karanlık atmosferi, sürekli yağan yağmur, reklam panolarının daima her şeye rağmen hayat çok güzelmiş gibi insanlara gülümsemesi… Film muazzam bir distopya örneğinir. İki film de birbirine bağlı olmasına rağmen ilk filmin tadı çok başkadır."
karakutu
👍 19 05.05.2026

Yüzyıllık Yalnızlık (Márquez) vs Körlük (Saramago)

YILDIZLI
"Çok güzel başlık, ben de kritğimle katkıda bulunayım :)

Öncelikle iki yazarın da Nobel ödüllü yazarlar olduğunu söyleyerek başlayayım yazıma.
1920’lerde ortaya çıkan Büyülü Gerçekçilik terimini edebiyat dünyası Garcia García Márquez’in Yüzyıllık Yalnızlık (1967) romanıyla öğrendi. Her şeyden önce, büyülü gerçekçilik büyünün “indirgenemez unsuru”ndan kaynaklanır. İndirgenemez unsur (irreducible element) gerçek hayatta mantığa sığmayan olayların (hayaletler görmek ve normal karşılamak, onlarla konuşmak, bitmeyen doğal olaylar, karakterlerin göğe yükselmesi, şeytanın aramıza inmesi vb gibi) romanlarda yer alması durumu. Onlar romanlardan çıkarılamaz o zaman zaten Büyülü Gerçekçilik özelliğini kaybeder. İkinci olarak, büyülü gerçekçilikteki betimlemeler, olgusal (fenomenal) dünyanın güçlü bir varlığını ortaya koyar. Üçüncü olarak, okur gerçeklik ile büyülü düşünceler arasındaki ayrımı algılamakta zorlanabilir. Dördüncü olarak, farklı gerçeklik alanları bir araya getirilir. Son olarak ve en önemlisi, büyülü gerçekçilik zaman, mekân ve kimlik kavramlarını altüst eder. Büyü ve gerçeklik romanlarda bir araya gelir, doğaüstü ve mistik olaylar son derece normal kabul edilir. Haliyle aslında sadece basit bir eğlence amacıyla yazılmamıştır. Bazı edebiyat kritikleri tarafından hala pek ciddiye alınmasa da ciddi toplumsal ve siyasi eleştiri yapan romanlardır. İki romanı da okuması kolay değil.

Yüzyıllık Yalnızlık romanından sonra 1 hafta kendime gelememiştim. Körlük de okuması sabır isteyen karamsar ve insanlığı sorgulatan bir romandır. Romanlar ilginizi çektiyse şimdiden iyi okumalar dilerim :)"
+Literature Queen
👍 18 31.05.2026

Avatar vs Son Samuray

YILDIZLI
"İki filmde de farklı bir kültüre ve topluluğa alışmaya çalışan askerler var. Bir tanesi savaş gazisi olmuş diğeri ise esir düşmüştür. İkisinin de amacı bu topluluklardan bir an önce kurtulmak ve ait oldukları yere dönmektir. Zaman geçtikçe yabancı oldukları bu ortam onlara yakın gelmeye başlamış ve kendilerini oraya ait hissetmişlerdir. Kendilerini o halktan biri olarak görmekte ve artık onların çıkarına göre hareket etmektedirler. İkisini de izlemenizi tavsiye ederim ama benim gönlüm her zaman son samuraydan yana çünkü kendimi Japon kültürüne daha çok ait hissettim. Nathan gibi oraya ısındım ve alıştım. Bu duyguyu avatar bana geçiremedi. Görsel efektler muazzam ama bence hepsi o kadar. Son samurayın sıcaklığını veremedi maalesef. Yani bir tanesinin vitrini diğerinin de iklimi iyi diyebiliriz.
"
+Cimbomino
👍 18 22.05.2026

Ophelia vs Desdemona

YILDIZLI
"Othello bir Mağripli (Moor) olmasına rağmen aşırı bir öz güvene sahiptir, çünkü çok başarılı bir savaşçıdır. Onun asker kimliği önemlidir ve ona büyük bir güven verir. Onu elit toplum için kabul edilebilir yapan da budur; çünkü gerçekten büyük bir askerdir.

Iago, Othello’nun Mağripli olmasından dolayı ona sürekli hakaret eder.

“...eğer mutlu olsaydı, asla Mağripliyi sevmezdi...”
(II. Perde, I. Sahne)

Desdemona’nın babası Brabantio da kızının bir Mağripliye kaçmasına çok üzülür. Othello’yu büyü kullanmakla suçlar; bu da ırksal stereotipleştirmenin bir sonucudur.

“Biz Türk mü olduk da kendi kendimize / Cennetin Osmanlılara yasakladığını yapıyoruz?”
(I. Perde, III. Sahne)

Burada barbar Türklerin birbirleriyle savaşan insanlar olarak görülmesi şeklindeki stereotip yansıtılır.

“...orada kötü niyetli ve sarıklı bir Türk...”
(Son perde, Othello’nun son konuşması)

Othello dışarıdan bakıldığında öz güvenli görünse de, aslında içten içe kendine tam güvenmez. Bu durum, Iago’nun Desdemona ile Cassio hakkında söylediklerine inanmasından anlaşılabilir. Öncelikle Desdemona’nın sadakatinden şüphe etmeye başlar. Başlangıçta ona inanıyordu; peki neden şimdi kuşku duyuyor? Çünkü Iago yalnızca Othello’nun içindeki güvensiz sesi ortaya çıkarır.

Başlangıçtan itibaren Othello, Desdemona’nın sevgisine layık olduğunu düşünür; ancak Iago onun zihnini aldatılma korkusuyla doldurdukça Desdemona’nın kendisine layık olmadığını ve kendisinin de beyaz, yüksek sınıftan bir kadının sevgisine layık olmadığını düşünmeye başlar.

Iago, Desdemona’nın Othello’ya onu farklı bulduğu için ilgi duyduğunu söyler. Ancak savaş sona erdiğinde Othello’nun savaşacak bir alanı kalmaz; hatta Türklere karşı savaş bile gerçekleşmez, çünkü deniz koşulları Türklerin geri çekilmesine neden olur. Böylece Othello kendi eksikliğine inanmaya başlar. Aslında eksik değildir; fakat oyundaki toplumun temsilcileri olan Iago ve Brabantio, ona kendini böyle hissettirir. Iago, Othello’nun bir erkek olarak aldatılmaktan korktuğunu bilir. Bu korkuyu kullanır ve yalanlarını Othello’nun zihnine işler. Adeta bir atış yapar ve tam hedefi vurur.

Othello hem kurbandır hem de yaptıklarından sorumludur. Çünkü sorgulamadan inanır; yani Desdemona’ya ya da Cassio’ya gerçeği sormaz. Kadının tanıklığına önem vermez. Öz güvenli görünür ama aslında değildir. Bu nedenle Desdemona’nın kendisini aldattığından hemen şüphe eder. Öte yandan Iago, Othello’ya sadık biri gibi görünür ve onu kandırmak için çok iyi planlar kurar. Othello kolay aldatılan biridir ve erkek sözlerine daha fazla önem verir. Iago da onun zayıf yönünü kullanır. Bu, Othello’nun trajik kusurudur.

Othello, Desdemona’yı öldürdükten sonra bile Desdemona’nın hizmetçisi Emilia ona Desdemona’nın sadık olduğunu söyler; fakat Othello buna inanmayı reddeder. Desdemona’nın odasında Iago, Lodovico, Montano, Cassio, Emilia ve diğerleri bulunurken Iago, Emilia’yı susturmaya ve tehdit etmeye çalışır. Ancak Emilia konuşur, kocasına karşı gelir ve Desdemona’dan aldığı mendil hakkındaki gerçeği açıklar. Bunun üzerine Othello gerçeği ve Iago’nun kötücüllüğünü anlar. Iago, Emilia’yı öldürür ve kaçar, ancak yakalanır. Othello önce Iago’yu öldürmeye çalışır fakat sonra vazgeçer ve sonunda intihar eder. Böylece kendi yıkımını kendi elleriyle hazırlamış olur."
+Literature Queen
👍 18 20.05.2026

Kel vs Saçlı

YILDIZLI
"Kellik bir saç eksikliği değil; fazlalıklardan arınmışlığın saf formudur. Rüzgârın kafatasında özgürce dolaştığı, yağmur damlalarının doğrudan karakterine çarptığı o kutsal seviye… Saçlı insanlar her sabah aynada tarakla savaşırken, kel adam güneşin altında bir savAŞ TANRISı gibi parlar. O kafa artık sıradan bir kafa değildir; o bir yansıtıcı yüzey, bir karizma küresi, adeta geleceğin teknolojisiyle cilalanmış bir bilgelik kubbesidir. Her ışık vurduğunda etrafa “Ben hayatı çözmüş adamım” enerjisi yayılır.

Ve tabii en önemlisi; tarihin en ikonik figürlerinin bir kısmı ya keldi ya da kel olma yolundaydı. Çünkü neden diye soracak olursak... neden.... çünk.. çÜNKÜ hah! Çünkü evren fazla karizmayı dengelemek için saçları geri alır. Kellik bir kayıp değil, final boss formudur. Şampuan masrafı yok, kötü saç günü yok, “Acaba nasıl görünüyorum?” derdi hiç yok. Sadece saf özgüven, aerodinamik üstünlük ve destansı bir aura. Bir insan kel olduğunda artık sıradan ölümlüler liginden çıkar; Silver Surfer gibi bir efsaneye dönüşür."
+Murphy
👍 18 20.05.2026

Ursula K. Le Guin vs Margaret Atwood

YILDIZLI
"Margaret Atwood'un çok önemli olduğunu düşündüğüm bir eserinden bahsetmek istiyorum: Penelopiad. Yunan Mitolojisindeki Odyssey'nin hikayesini, kültürel bir ikon olarak kabul edilen Penelope'yi problemli bir hale getirerek yeniden yazmış olduğu romandır, ayrıca drama oyunu olarak da yazılmıştır. Klasik hikayenin Penelope’nin gözünden anlatılmasıdır. Penelopiad patriarchal (ataerkil) bir toplumda ideal eş, kadın sembolünü temsil ediyor.

En başında oyunun Penelope’nin kocasını bekleme süreci içinde aslında tam anlamıyla sadık olmadığını görüyoruz, başka erkeklerle beraber olmak istediğinin imasını görüyoruz. Olaylar tamamen Penelope’nin bakış açısından anlatılıyor, kendisi ölmüş ve hikayeyi öbür taraftan anlatıyor. mutlu değil çünkü 12 hizmetçi ona sürekli haklarını korumayı ölümlerine sebep olduğu için söylenip huzursuz ediyorlar.

Daha bebekken Oracle’ın babasının kefenini dikecek sözü üzerine babasının onu öldürmesi istemesiyle başlayan kötü bir kaderi var. daha sonraları ise henüz 15 yaşındayken ona eşini seçme hakkı tanınmadan Odessey’le evlendiriliyor. İnsanların düğün gecesi beklediği beklentiler acı çekmesini istemeleri ve erkek çocuk doğurması bekleniyor. Kendi çocuğuna bile dilediği gibi bakamıyor, büyütemiyor.

Atwood severim ama Ursula K. Le Guin'in yeri bende çok başkadır. Mülksüzlük mutlaka okunması gereken bir romanıdır."
+Literature Queen
👍 18 06.05.2026

Tron Legacy vs Ready Player One

YILDIZLI
"1982’de çıkan ilk Tron ile Disney teknolojiyle sinemayı birleştirme konusunda en cesur denemelerinden birini gerçekleştirdi. o dönem bilgisayar grafikleri henüz düşük poligon-basit geometrileriye tam anlamıyla emekleme aşamasındayken Disney dijital dünyayı merkezine alan bir film üretmeye kalkmıştı. 2010’daki devam filmi Tron Legacy ise bu vizyonu modern teknolojiyle yeniden kurguladı. Tabi ilk denemeye göre Tron Legacy daha alışıldık, hatta teknolojik olarak sıradışılıktan olağanlığa düştüğünü bile söyleyebiliriz. Bugün dizilerde bile kabul edilmeyecek gençleştirilmiş dijital Jeff Bridges modeli dönemi için oldukça deneysel kabul edildi. Film neon estetiği, karanlık dijital cyberpunkımsı atmosfer ve Daft Punk imzalı müzikleriyle kült bir kimlik kazanmasına karşın hikaye tarafı epey eleştirildi. Daha sonra çıkmış olan Tron Ares'de de hikaye çıtasını yükselttikleri söylenemez... Yine de görsel efektleri ve dijital dünya tasarımı dönemin sınırlarını zorlayan işler arasında gösterildi.

Disney daha sonra benim asıl favorim olan Tron Legacy ve ilk film arasındaki dönemi anlatan Tron Uprising adlı animasyon dizisini denedi. Görsel tarzıyla her övgüyü hakedecek bir işti, hatta birçok hayran tarafından filmlerden daha yaratıcı bulundu. Ancak izlenme oranları beklentilerin altında kalınca proje uzun ömürlü olamadı ve tek sezonda sona erdi. Tron'dan Harry Potter başarısı beklediler yani, en baştan kötü konulmuş bir hedef iyi bir dizinin sonu oldu..."
SosyolOrk
👍 17 21.05.2026

Esaretin Bedeli vs Yeşil Yol

YILDIZLI
""Yoruldum patron! İnsanların insanlara saldırmasından, çocukların ömrünün kelebekten az olmasından, adaletin bozguna uğradığı bu dünyadan yoruldum!" John Coffey"
+Cimbomino
👍 17 10.05.2026

Bin Jip (Boş Ev) vs Sil Baştan

YILDIZLI
"SPOIL içerebilir.


Kim Ki-duk'un Bin Jip(3 Iron) filmi son derece harika ve özgün bir filmdir ve bence çoğu Hollywood filminden daha iyidir. Film farklı türleri bünyesinde barındırır; ancak bunların ötesinde hikâyesini neredeyse hiç diyalog kullanmadan anlatır. Filmin baş karakterleri film boyunca konuşmaz; yalnızca kadın karakter filmin sonunda iki cümle söyler. Buradaki önemli soru şudur: Bir film konuşma olmadan nasıl hikâye anlatabilir? Bin Jip bunun için çok iyi bir örnektir. Bu yazıda filmin diyalog olmadan hikâyesini nasıl anlattığını, seyirciyi nasıl güçlü bir şekilde etkilediğini ve sessiz olmasına rağmen verdiği mesajları da harika.

Türü: Film farklı türlerin özelliklerini taşır; romantizm, yani bir aşk hikâyesi olarak görülebilir ve aşkın gücünü gösterir. Aynı zamanda dram, şiddet ya da bir hayalet hikâyesi olarak da değerlendirilebilir. Adı ne olursa olsun kesin olan şey, filmin sessiz bir film gibi olmasına rağmen son derece güçlü ve önemli olduğudur. Bu film, duyguları seyirciye yansıtmanın ne kadar önemli olduğunu gösterir ve bunun karakterlerin konuşması olmadan da başarılabileceğini kanıtlar. Ayrıca film, diyalogların her zaman gerekli olmadığını; bir filmin onlar olmadan da etkileyici olabileceğini gösteren güçlü bir örnektir. Karakterler beden dillerini, mimiklerini ve duygularını kusursuz bir şekilde kullanırlar; seyirci bu duyguları çok derinden hisseder. Film, sözsüz atmosferiyle insanları gerçekten büyüler.

Filmde iki önemli karakter vardır: Sun-hwa ve Tae-suk. Tae-suk, hayatında belirli bir amacı olmayan genç bir adamdır. Ev sahiplerinin evde olmadığını pizza broşürlerinden anlayarak boş evlere girer. Bunu yapmasının nedeni gece kalacak bir yerinin olmamasıdır. Evlerde hiçbir zarara yol açmaz; ev sahipleri dönene kadar orada yaşar, bozuk eşyaları tamir eder, çamaşırlarını elde yıkar vb. Bunları, ev sahiplerine duyduğu minnetin bir göstergesi olarak yapar. Bir gün girdiği bir evde hayatı tamamen değişir; artık yaşamak için bir amacı vardır. O evde kocasından şiddet gören bir kadınla karşılaşır. Kadını fark ettikten sonra evden hemen ayrılır, fakat daha sonra geri döner. Böylece büyük aşk hikâyesi başlar.

İzlemeyenler için daha fazla anlatmayayım :)

Karşılaştırma olarak seçtiğim Eternal Sunshine of the Spotless Mind hafıza ve aşk üzerine çok sıcacık bir filmdir. Joel ve Clementine ikisi de hafızasını sildirmelerine rağmen yolları yeniden kesişir ve aşklarını kurtarmak için uğraşırlar. İki filmdeki aşk da izlemeye değer."
dextermania
👍 16 31.05.2026

Marvel vs DC

YILDIZLI
"Marvel benim için tüm kahramanlarından önce yaratıcısı Stan Lee demek. Gençliğinde büyük hayaller kuran ama uzun süre ciddiye alınmayan bir yazardı Stan Lee. Ama o çizgi romanların sadece çocuklara hitap ettiğinin düşünüldüğü bir dönemde, o insanlara kusurları olan ama yine de mücadele eden kahramanlar sunmak istedi. Pek çok kişi bu fikrin işe yaramayacağını söyledi; çünkü o yıllarda süper kahramanlar mükemmel, korkusuz ve tek boyutlu karakterler olarak görülüyordu. Ancak Stan Lee, insanların kendilerinden bir parça bulabileceği karakterlerin daha güçlü bağ kuracağını düşünüyordu. İnancı ve ısrarı sayesinde, hayal gücünü gerçeğe dönüştürmek için de vazgeçmedi ve bugünlere geldik.

1960’lı yıllarda yarattığı kahramanlar büyük yankı uyandırdı. Spider-Man, Iron Man, Hulk gibi karakterler yalnızca eğlence figürleri olmadı; insanların korkularını, yalnızlıklarını ve umutlarını temsil eden sembollere dönüştü. Stan Lee’nin en büyük farkı, kahramanlarını insan gibi yazmasıydı. Onlar hata yapıyor, korkuyor, bazen başarısız oluyor ama yine de mücadele etmeye devam ediyorlardı. Böylece herkes bu süper kahramanların birinde kendini görebiliyordu. Tabi bu yaklaşım milyonlarca insanın Marvel evrenine bağlılığını güçlendirdi.

Bugün Stan Lee’nin bir zamanlar küçümsenen hayalleri milyarlarca dolarlık dev bir endüstriye dönüştü. Marvel Entertainment karakterleri sinema, dizi, oyun ve oyuncak sektöründe dünyanın en büyük markalarından biri haline geldi. Bir zamanlar kimsenin inanmadığı fikirler, bugün milyonlarca insanın hayatına dokunan küresel bir kültüre dönüştü. Stan Lee’nin hikâyesi, insanların kendi vizyonlarına güvenip vazgeçmediklerinde neleri başarabileceklerini gösteren, herkesin ilham alması gereken en sağlam örneklerden biridir."
&Kirky
👍 16 18.05.2026

Tekrarın mükemmelliği vs Rastgeleliğin güzelliği

YILDIZLI
"Rastgele ne zaman güzel olur; mesela beklenmedik gelen para, hediye vb fakat asıl tekrar mükemmel bir şey gerçekten. Daha genç olsaydım rastgele derdim belki bilemiyorum fakat rutinler çok kıymetli. Sevdiklerinizle geçirdiğiniz tekrarlanan zamanlar. Bazı kitapların tekrardan izlenmesi, bazı filmlerin yeniden görülmesi. Aynı şarkının 100 defa art arda çalması... Huzurlu uykunun tekrarı, her gün içilen kahve liste uzar gider. Kısacası arada bir rastgele güzel olabilir ama asıl mükemmel olan kesinlikle tekrarlar! :)"
look skywalker
👍 16 12.05.2026

Hayvan Çiftliği vs Sineklerin Tanrısı

YILDIZLI
"Sovyet Devri olan Rusya’daki komünizmi eleştiren kitaptır Hayvan Çiftliği. İlk başlarda devrimin nasıl sevinçle karşılandığını fakat sonrasında insanlara getirdiği sefaleti işleyen Orwell bunu romanında hayvanları kullanarak okuyucuya anlatmıştır. Ayrıca devrimin amacının nasıl adım adım değiştiğini de romanda açıkça görülebilir. Roman Old Major’ın gördüğü rüyayı anlatmasıyla başlar. Amacı insanlara karşı bir devrim yapılmasını sağlamaktır. İnsanlar hayvanlara nasıl kötü davrandığından, işkence ettiğinden saatlerce ne kadar az yiyecek için çalıştırdığından bahseder. Onlara hayvan marşını ve bütün hayvanların uyması gereken 7 emiri de öğretir.

Bütün hayvanlar devrim, özgürlük istemektedirler. Bu emirleri açıkladıktan 3 gün sonra Old Major ölür. Hayvanlar devrim üzerine düşünmeye başlarlar, planlar yaparlar. Napoleon ve Snowball hayvanları yönetmek için gönüllü 2 domuzdur. Bütün hayvanlar domuzların daha zeki olduğu konusunda hem fikirdirler. Hayvanlar Mr. Jones ve karısını çiftlikten kovarak devrimi gerçekleştirirler. Snowball ve Napoleon’nun aralarındaki mücadele Leon ve Stalin arasındaki mücadeleye benzetir. Snowball hayvanları eğitmek ister fakat Napoleon bu fikirden rahatsız olur. Eğitim devlet için bir tehdittir. Napoleon hayvanların bilinçlenmesini istemez, onları sürü gibi yönetmek ister. Ayrıca onlar üzerindeki kontrolü kaybedeceğinden, Snowball’ın ondan daha saygın bir konuma geleceğinden korktuğundan Snowball’ı çiftlikten sürer ve hayvanlara onun bir suçlu ve hain olduğunu düşüncesini aşılar.

Hayvanlar bu 7 emire bütün benlikleriyle inanmaktadırlar öyle ki sorgulama ihtiyacı bile duymazlar. Hepsi o kadar cahil ki yapılan değişikliklerin hiç birinin farkına varmazlar. Jessy, köpek karakter, yapılan değişiklikleri tek fark eden karakterdir. Fark ettiği değişiklikleri arkadaşlarıyla da paylaşır fakat Squealer her zaman onları ikna etmeyi başarır. Bunu ikna yoluyla yapamazsa Mr. Jones’un geri geleceği tehdidiyle ikna eder. Hayvanlar gerçekten ikna olmasalar bile ski çiftlik sahibinin geri döneceğinden korktuklarından ikna olmuş gibi görünürler. Gün gelir domuzlar sür içer, elma yerler fakat bunun açıklamasını da klasik kapitalist bir söylemle yaparlar “we are brainworkers” diye yaparlar.

Boxer romanın en önemli karakterlerinden biridir. Asla sorgulamaz ve kendini sürekli “If Napoleon says, it must be right” diye motive eder. Bu davranışıyla hem kendisine hem de arkadaşlarına zarar verir şüphesiz. Gençliğinde sürekli çalışan Boxer yaşlandığı zaman at kasabına satılır ve sorgulamadan inanışı onun hazin sonunu getir. Domuzlar diğer hayvanları onun hastaneye gittiğini, daha sonra da öldüğünü söyleyerek ikna ederler. Roman boyunca 7 emrin sürekli değiştiğini ve ilk başta sunulanlara karşı birçok şeyin yapıldığı görülür. Domuzlar günden güne despotlaşır ve hayvanları sömürdükçe daha da çok sömürmeye devam ederler. Hatta bir gün duvarda şöyle bir emir gözükür: “All animals are equal, but some animals are more equal than others”.

Koyunlar kitabın önemsiz gibi görünen ama çok önemli role sahip karakterleridir. Düşünmeden hareket ederler, tam anlamıyla sürü psikolojisinin temsilcileridir. Romanın başında “four legs good two legs bad” diye tekrarlarken, romanın sonunda “four legs good, two legs better” olarak bu söylemi değiştirmişlerdir çünkü domuzlar tarafından öyle öğretildiler…

Kitabın sonunda ise domuzlar insanlarla birlikte parti verirler. Hayvanlar sonunda gerçeği anlar, domuzların onları güçlenmek için kendi çıkarları uğruna çalıştırdıklarını fark ederler. Sonuç olarak canla başla inandıkları devrim hayvanları insanların döneminde yaşadıklarından daha beter bir duruma düşür. İnsanlar gibi içki içen domuzlar, insanlar gibi giyinirler. Onlar gibi iki ayakları üstünde yürüyüp, hayvanları insanların sömürdüğü gibi sömürürler. Kısacası domuzlarda insana dönüşürler ve eleştirdikleri insanlardan beter bir politika izlerler.

“The creatures outside looked from pig to man, and from man to pig, and from pig to man again; but already it was impossible to say which was which…” (Romanın son cümlesi)

Sineklerin Tanrısı ise kendisini bir adada bir anda bir başlarına bulan çocukların hikayesidir. Güçlü olanın güçsüz olana kurduğu mantık dışı hakimiyeri, manipülasyonu, bilime olan düşmanlığı o kadar harika anlatmış ki! Bu roman anlatılmaz yaşanır. Okuma tamamen bireysel bir deneyimdir tabii ki fakat biraz ağır akmasına rağmen harika bir toplun yansıması örneğidir.


İki romanı da çok severim fakat Hayvan Çiftliği benim için bir adım öndedir.
"
+Literature Queen
👍 16 05.05.2026

Dr.Jekyll & Mr.Hyde vs The Picture of Dorian Gray

YILDIZLI
"Dr jekyll: yardımsever, iyi ve zeki, saygın bir doktordur. Hyde duygusuz, vahşi, kötü hayatı olan yaşamını sarmış bir nefret biridir. Dr. Jekyll iyi ve kötü 2 kişiliğini de yaşatmak istiyor: İçimizde toplumun bilmediği saklı olan biz.

Toplum + kurallar + sabit fikirler
Jekyll + değişim inancı / başarısız.

Toplumun kısıtlamaları bi nevi özgürlüğümüze engel. Jekyll'ın bu yüzden özgür olmak istiyor. Jekyll’ın iyi kişiliği sadece toplumun görmek istediği tarafı, topluma kabul görmek için takındığı maskedir. Fakat o gerçekte içinde bir Hyde taşımaktadır. Jekyll gerçekte Hyde’ın ta kendisidir. Jekyll Hyde olmak istiyor çünkü iç dünyasında özgür değil, bir nevi hapiste. Hyde Jekyll’ın bir nevi özgürlüğünü de temsil ediyor.

Dr. Jekyll’in Hyde olmaya başladıktan sonra hayır işleriyle pek ilgisi kalıyor. İçindeki kötülük duygusu benliğini gitgide kaplıyor. Jekyll'ın içine düştüğü bu durumu, bu ikilemi, toplumun suçu olarak görüyor. Çünkü iyi tarafı, Jekyll toplumun istediği gibi bir insan. Kötü tarafını ise toplum sevmiyor, bu yüzden o da aslında kitabın sonunda babasının portresini parçalayarak toplumdan intikam alıyor. Topluma tepkisini böyle gösteriyor.

-Kötü kişilik = çirkinlik = Hyde'ın bu kadar çirkin olması aslında kötülüğü temsil etmesinden kaynaklanıyor."
+Literature Queen
👍 15 08.05.2026

Modern Oyunlar vs Retro Oyunlar

YILDIZLI
"Retro oyunların yeri her zaman bir başkadır. Supaplex, Super Mario, Volfied, Xball, Pacman ve daha nicesi. Evet grafikleri çok basit ama çok samimi ve sıcak gelir. Hala ara sıra açar oynarım. Nostaljisi çok tatlıdır. Modern oyunların çok daha iyi görsel efektlere ve grafiklere sahip olması zaten bilinen bir gerçek. Ayrıca bazı modern oyunlar dizifilm gibiler. Hatta bazıları o kadar çok oynanıyor ve seviliyor ki dizileri çekiliyor. Mesela, The Last of Us veya Fallout gibi."
karakutu
👍 15 06.05.2026

Beyaz Gemi (Cengiz Aytmatov) vs Koku (Patrick Süskind)

YILDIZLI
"İkisi de benim göz bebeğim. İkisi de benim kıymetlim. Hangisini diğerine tercih edebilirim ki? Bu iki romanda kendimden çok şey buluyorum o yüzden onları her okuduğumda veya filmlerini her izlediğimde gözlerim dalar gider uzaklara. Kısacası ben karar vermedim hangisinin daha etkili olduğuna. Notlarımı okuduktan sonra siz varın ikisinin farkına.

Beyaz Gemi: Bir Cengiz Aytmatov klasiğidir. O kadar hüzünlü ve duygusaldır ki hikayesi yüreğinizden dolup taşar bu kitap ve içinize sığmaz bir türlü. Bir çocuğun en masum hayalini ve umudunu iliklerimize kadar hissederiz. SPOILER! Bir umudu vardı çocuğun ama alıp götürdüler ondan habersiz. Umutsuz kalan o güzelim masum yavru, hiçbir zaman yanında olamayan babasına artık kavuşmak ister. Beyaz gemideki denizci babasına. Bunun için ne yapmalıdır? Nasıl kavuşmalıdır ona? En iyisi balık olmak. Balık olunca beyaz gemiye kavuşacak ve hiçbir zaman bulamadığı sevginin ve umudun kollarına kendini bırakacak. Umut olmadan hayat olmazdı ki. Biri olmazsa diğeri de olamazdı illa ki. İşte böylece bıraktı kendini serin sulara. Hayalleri, umutları çalınmış; bir bilinmezliğe balık olup yelken açmış kanadı kırık bir masumun hikayesidir bu. En acı, en derin hislerin birbirine karıştığı anlarda bir ses geliyor uzaklardan ve diyor ki:
''Merhaba beyaz gemi, benim gelen!''

Koku: SPOILER! Herkesin bir kokusu vardı ama bir tek Jean-Baptiste Grenouille'ün kokusu yoktu. Annesinin bile kokusunu içine çekememiş ve ne yazık ki pis kokularla dünyaya gelmiş talihsiz bir çocuktu o. Bu talihsizliğinin yanı sıra inanılmaz bir koku yeteneği vardı. Bu yeteneğini kendisi için dünyadaki en güzel kokuyu meydana getirerek kullanmak istedi. Sadece kendisine ait bir kokusu olsun istemişti. Kendi parfümü sayesinde insanların gözünde dünyadaki en güçlü insan olmuştu ve hatta tanrılığa kadar erişebilecek iken o doğduğu bataklıkta kendini hiçliğe terk etti. Çünkü her şey sahteydi. Kimse tarafından gerçekten sevilmemiş ve bu yüzden sevmenin ne demek olduğunu bilememiş hüzünlü bir yürekti onunkisi. Bu değersizlik hissini daha fazla yaşamamak için, bu dünyada sanki hiç yaşamamış gibi kendini soyutlamayı tercih etti ve yok olup gitti bir bilinmezliğe doğru sesini bile çıkarmadan. Üzülmemek elimde değil. Jean-Baptiste için çok üzülürüm ama bir o kadar da ona saygı duyarım. Herkes tarafından sahte bir şekilde sevilmektense hiç sevilmemeyi ve değersizliğimle yalnız başıma ölmeyi ben de tercih ederim."
+Cimbomino
👍 14 01.06.2026

Breaking bad vs Game of thrones

YILDIZLI
"SPOIL

Breaking Bad baştan sona 2 kere izlediğim bir kez daha seve seve izleyeceğim bi dizi. Game of Thrones için aynı şeyi söyleyemeyeceğim. Tüm dizi boyunca "Winter is coming" cümlesini duymaktan fazlasıyla gına gelmiş. Hayranların çoğu sonunu beğenmemiş bense bayılmıştım. Neden mi?

Aslında 5. sezon sonu (yanlış hatırlamıyorsam) ölmüş olan Jon Snow hayranların şiddetli itirazları sonucu geri döndü diziye. Hatta bu yüzden kitapların yazarı pek hoşlanmadı durumdan diye biliyorum. Sonunda Jon Snow bir hiç olarak yaşamına devam etti. Hayranlara buyrun alın size Jon Snow cevabını çok iyi verdiler. Bu yüzden ben dizi sonunu sevdim fakat yeniden izler miyim hiç bilmiyorum.

Breaking Bad Walter White tam bir Jekyll karakteridir aslında. İşinde gücünde olan bir öğretmen. Kanser hastası olduğunu öğrenmesi sonucu ailesini arkasında çaresiz bırakmak istemediği için başlar her şeye. Fakat zamanla yaptığı şeyi çok sever. Hatta Skyler'a sonunda itiraf da eder: "Kendim için yaptım." diye ve bir Hyde karakteri misali hayatına veda eder. Baştan sona çok etkileyici bir dizi. Dediğim gibi 2 kere izledim, bir kez daha izlerim :)"
+Literature Queen
👍 14 31.05.2026

Disleksi vs Diskalkuli

YILDIZLI
"Disleksi: Harfleri karıştırma ile ilgili bir özel öğrenme güçlüğü diyebiliriz kısaca. Özellikle birbirinin zıddı olan harfler daha çok karıştırılır. Örnek olarak, 'b' ve 'd' harflerini verebiliriz. Harfler karışınca okuma ve yazma becerilerinde çeşitli sorunlar görülebilir. Okumada zorluk, yavaşlık ve yanlışlık sık görülebilir. Bu güçlüğe sahip öğrenciler, doğru dürüst okuyup yazamadıkları için pek çok dersi anlamayabilir ve onlardan çabuk sıkılabilir. Teşhişi geç konan öğrenciler okuldan soğuyabilir ve ona gitmek istemeyebilir. Ama ilkokul 1.sınıfta ilk öğrenilen konu okuma ve yazma olduğu için bu güçlük hızlıca fark edilir ve gerekli tedbirler alınırsa öğrenci bu süreci daha rahat atlatabilir. Düzeltilemeyecek veya kalıcı sorun yaşanabilecek bir güçlük değildir. Önemli olan erken teşhiştir. Bu güçlüğü daha iyi anlayabilmek için Aamir Khan'ın "Taare Zamaen Par" (Her Çocuk Özeldir) filmini izlemenizi tavsiye ederim. Bu güçlük filmde net bir şekilde anlatılmıştır.

Diskalkuli: Sayıları karıştırma ile ilgili bir özel öğrenme güçlüğü diyebiliriz kısaca. "Matematik Güçlüğü" olarak da bilinmektedir. Sayıları karıştıran öğrenci, dört işlem yapamayabilir ve günlük hayatta saat, ölçü birimi ve para üstü hesaplama gibi problem çözme becerilerinde zorlanabilir. İlkokul 1.sınıfta okuma ve yazmadan sonra dört işlem öğretilmeye başlandığından bu güçlük hızlıca fark edilir ve gerekli tedavi sağlanırsa öğrenci bu süreci daha rahat atlatabilir. Burada da en önemli etken erken teşhiştir."
+Cimbomino
👍 13 01.06.2026

Godot'yu Beklerken vs Dönüşüm

YILDIZLI
"Waiting for Godot varoluşçu bir oyundur ve hayatın anlamını sorular. Beckett’in waiting for Godot’u Vlademir ve Estragon adlı iki karakterin Godot adında kim olduğunu, hatta neden beklediklerini bile bilmedikleri birini beklemekle geçen zamanlarını anlatır. Bu iki karakter her gün aynı şeyi yaşar (circular plot) ve aralarında doğru düzgün bir iletişim yoktur. Dekor sadece ağaç yol ve taştan oluşmaktadır. Oyunda karakterlerin geçmişiyle alakalı her hangi bir bilgiye de sahip değiliz. Varoluş Existentialist Drama’nın sorguladığı şey eğer kesin bir bilgi, ahlak değerler ve gerçekler yoksa hayatın anlamı nedir, var olduğumuzu nasıl biliyoruz sorularıdır. Oyunun amacı insanları bireysel olarak hayatın anlamını sorgulamaya yöneltmektir, hayata anlam veren bizleriz ve eğer bunu yapmıyorsak hayat anlamsız ve rutinlerle doludur. Oyunda dramatic realism de oluduğu gibi exposition, conflicts ve complications, climax veya resolution yoktur. Oyunda biz yine dilin ne kadar önemli olduğunu görüyoruz çünkü dil olmadan diğer insanlarla iletişime geçemeyiz. Varlık dille önemlidir."
karakutu
👍 13 06.05.2026

Jacob's Ladder vs Stay

YILDIZLI
"AĞIR SPOILER! İki filmin ortak noktası, ölümle yaşam arasında gidip gelen insanlardır. Birisi savaşta ağır yaralanmış, diğeri de trafik kazası sonucu ölümle pençeleşmiştir. Ölmeden önce görülen tüm sanrılar, hayaller, pişmanlıklar ve daha niceleri bu iki filmde net bir şekilde anlatılmaktadır. Hangi olayların gerçekte, hangilerinin hayalde var oldukları filmlerin sonunda ortaya çıkmaktadır.

JACOB'S LADDER: Film, Vietnam savaşında geçer. Bu savaşta askerlere doping olması için uyuşturucu bir madde verilir. Bu madde yan etki gösterir ve askerler bilinçsizce birbirlerini öldürmeye başlar. İşte böyle bir anda baş karakterimiz Jacob Singer, ağır yaralanır ve hastaneye sedyeyle taşınır. Bu esnada Jacob, hayal dünyasında bir taraftan cehennemi yaşar bir taraftan da cenneti. Cehennemi yaşarken kötü kabuslar, sanrılar ve iblislerle karşılaşır. Cenneti yaşarken de hayalinde oğlu Gabe'i görür. Askere gitmeden önce oğlu bisiklet kazasında hayatını kaybeder ve Jacob, oğlunu ihmal ettiğini düşünerek onun ölümünden kendini sorumlu tutar. Jacob, ölmeden önce merdivenin önünde oğlunu görünce onun tarafından affedildiğini anlar ve birlikte el ele tutuşarak merdivenden çıkarlar. Son sahnede, hastanede sedyenin üstünde cansız bir şekilde yatan Jacob görünür. Doktor, onun yaşamak için çok direndiğini ama başaramadığını dile getirir. Jacob'ın hayal dünyasını seyrederken, birden gerçek hayata dönüş ve sedye sahnesi ortaya çıkınca tüylerim diken diken olmuştu. Ölmek üzere olan bir insanın hayal dünyasında gezindiğimi anlayınca bu film unutulmazlarım arasına girdi.

STAY: Stay bir kalma, gidememe hikayesidir. Henry Lethem; 21 yaşında, geleceği parlak, umut vadeden bir resim bölümü öğrencisidir. Nişanlıdır ve anne babasıyla çok mutludur ta ki tekerleğin patlaması sonucu bir trafik kazası yapıp tüm sevdiklerini kaybedene dek. Filmin sonunda onu kurtarmaya çalışan doktor Sam Foster'ı görürüz ve ''Benimle kal!'' der sürekli onun ölmemesi için. Film boyunca Henry'nin ölmek üzereyken gördüğü tüm hayalleri, pişmanlıkları, suçluluk hissini, kaza esnası ve sonrasında yaşananları izleriz. Yönetmen, bu olayları o kadar mükemmel bir görsel şölenle izletir ki bize kendimizden geçeriz. Henry, resim bölümü öğrencisi olduğu için gördüğü hayaller de adeta bir sanat eseridir. Henry, hayalinde 21 yaşında intiharı düşünen bir gençtir çünkü sevdikleri onun yüzünden ölmüştür ve bu yüzden psikiyatrist Sam Foster tarafından tedavi edilmektedir. Sam, Henry'i intihar düşüncesinden vazgeçirmek için çok uğraşır ama bir türlü ikna edemez ve Henry: ''Artık çok geç. Beni kurtarmaya çalıştın ama geç kaldın.''diyerek intihar eder. Bu sahneden sonra da final sahnesi gelir ve gerçekte neler yaşandığını öğreniriz. İçim acır Henry'e çünkü o, hem gitmek istemiyor hem de büyük bir suçluluk duyuyor. O giderken ardından sözlerim düğümleniyor:'' Gitmek için çok erkense, please stay...''"
Er35
👍 10 02.06.2026

Opeth vs Katatonia

YILDIZLI
"Besteci ve yapımcı Mikael Åkerfeldt 17 Nisan 1974'te İsveç'in Stockholm kentinde doğmuş. 1990 yılında Opeth'e katıldıktan sonra grubun yaratıcı lideri haline gelmiş ve grubun müzikal yönünü şekillendirmiş bir müzisyen. Kendine özgü brutal vokalleri, temiz vokal tekniği ve girift beste anlayışı sayesinde son zamanlarda modern progresif metalin en etkili isimlerinden biri olarak kabul edilmeye başlandı. Oysa Death metalden Black metale uzanan geçmiş kariyerinin meyveleriydi bunlar, bugünlerde o döneme hakettiği saygıyı gösterdiğini söylemek hiç mümkün değil.

Åkerfeldt, Özellikle Blackwater Park, Ghost Reveries ve Watershed gibi albümlerle büyük beğeni topladı. 2010'lu yıllardan itibaren Opeth'in müziğini daha çok 1970'ler progresif rock etkilerine yönlendirmesi kimilerince sanatsal risk ama kendisine göre doğal gelişim sürecinin sonucu olarak nitelendi. Derin söz yazımı, teknik ustalığı ve yenilikçi yaklaşımı sayesinde günümüz progresif müzik sahnesinin en önemli figürlerinden biri olarak anılsa da kişisel gözlemlerime göre Türkiye'de eski işleriyle daha çok tutulan bir abimiz kendisi."
+Murphy
👍 9 03.06.2026

Kapitalizm vs Sosyalizm

YILDIZLI
"Sosyalizme olan inancını kaybedince George Orwell Hayvan Çiftliği adlı novellasını yazar. Bu roman eşitlik arayışı ile yola çıkan hayvanların aslında insan yönetimi altındayken olan durumlarından daha beter bir durumla karşı karşıya gelirler.

İnsanlardan kurtulan hayvanlar ilkelere tüm benlikleri ile inanırlar ve sorgulamadan takip ederler; Eski Major’un ölümünden sonra emirler onlar için kutsal hâle gelir. Ancak sistemde zamanla birçok değişiklik meydana gelir. Zaman geçtikçe domuzlar, bunun kendi hakları olduğuna inanarak hayvanları kendi çıkarları için çalıştırmaya başlarlar. Eşitlik yok olur ve hayvanlar için kölelik ortaya çıkar. Domuzlar yönetimi ele geçirir.

Snowball ve Napoleon'nun aralarındaki mücadele Leon ve Stalin arasındaki mücadeleye benzetir. Snowball hayvanları eğitmek ister fakat Napoleon bu fikirden rahatsız olur. Eğitim devlet için bir tehdittir. Napoleon hayvanların bilinçlenmesini istemez, onları sürü gibi yönetmek ister. Ayrıca onlar üzerindeki kontrolü kaybedeceğinden, Snowball un ondan daha saygın bir konuma geleceğinden korktuğundan Snowball u çiftlikten sürer ve hayvanlara onun bir suçlu ve hain olduğunu düşüncesini aşılar.


Bunun yanı sıra, kendi çıkarlarına hizmet etmesi için emirleri sık sık değiştirirler. Örneğin, “Bütün hayvanlar eşittir” cümlesi zamanla “Bütün hayvanlar eşittir, ama bazı hayvanlar diğerlerinden daha eşittir” haline gelir. Koyunlar, sorgulamadan körü körüne takip eden insanları temsil eder. Bu yüzden domuzlar kuralları değiştirdiklerinde koyunlara her zaman yeni bir slogan öğretirler.

Jessy (köpek), çiftlikte değişimlerin farkına varabilen tek hayvandır. O, fikirlerini her zaman arkadaşlarıyla paylaşır. Ancak medyayı temsil eden Squealer, hayvanların aklına gelen soruları açıklamaya çalışır ve onları ikna etmeyi her zaman başarır. Eğer mantıklı açıklamalarla ikna edemezse, korku ve tehdit kullanır.

Hayvanlar, Jones’un geri dönmesinden daha kötü olmayacağını düşünürler; hatta domuzların yönetimi altındaki yaşamı bile buna tercih ederler. Açıklamalardan rahatsız olsalar bile ikna edilmiş gibi görünürler. Çünkü inanmak isterler ve kendilerini buna inandırırlar. Bu noktada zihin kontrolü açıkça görülebilir.

Örneğin domuzların süt içip elma yemesi diğer hayvanların bunu sorgulamasına neden olur; ancak açıklama hazırdır: “Biz beyin işçileriyiz ve bu yüzden ayrıcalıklara ihtiyacımız var.” Bu da tipik bir kapitalist düşünceyi yansıtır: “Bunu sizin için yapıyoruz.”

Boxer karakteri en körü körüne inanan karakterdir. If Napoleon says, it must be right - diye motive eder. Bu davranışıyla hem kendisine hem de arkadaşlarına zarar verir. Gücünün son damlasına kadar bıkmadan usanmadan çalışır fakat elden ayaktan düşünce de sonu kasabı boylamak olur. O giderken diğer hayvanlara Boxer'ın hastaneye gittiği yalanı söylenir.

Kitabın sonunda ise domuzlar insanlarla birlikte parti verirler. Hayvanlar sonunda gerçeği anlar, domuzların onları güçlenmek için kendi çıkarları uğruna çalıştırdıklarını fark ederler. Sonuç olarak canla başla inandıkları devrim hayvanları insanların döneminde yaşadıklarından daha beter bir duruma düşür. insanlar gibi içki içen domuzlar, insanlar gibi giyinirler. Onlar gibi iki ayakları üstünde yürüyüp, hayvanları insanların sömürdüğü gibi sömürürler. Kısacası domuzlarda insana dönüşürler ve eleştirdikleri insanlardan beter bir politika izlerler. Dışarıdaki yaratıklar domuzdan insana, insandan tekrar domuza baktılar; ancak artık hangisinin hangisi olduğunu söylemek imkânsızdı.”

Sonuç olarak Kapitalizm de kötü Sosyalizm de fakat Sosyalizm sanırım üç beş gömlek daha kötü."
+Literature Queen
👍 9 31.05.2026

Gurur ve Önyargı vs Uğultulu Tepeler

YILDIZLI
"Emily Bronte'nin ilk ve tek romanı olan Uğultulu Tepeler (Wuthering Heights)'ı bir intikam ve aşk romanıdır. Roman aşk, nefret, kıskançlık, kin duyguları üzerine yazılmıştır. Ayrıntılı bir özet bırakıyorum buraya :)

*Lockwood romanın en başında Heatcliff'in esaslı bir adam olduğunu düşünüyor. ilk karşılaşır karşılaşmaz ona kanı kaynıyor hemen. Onun soğukkanlılığı ve insanlardan uzak sürdüğü bir hayata rağmen, hatta onu istediğini bile bile romanın başında ilk chapter sonrası tekrar ziyaret edeceğini söylüyor. Ve tekrar ziyaretlerine gidiyor. Fakat gittiği gün hava çok soğuk. Kapıyı çalıyor fakat kimse açmıyor, Misafirperversizliklerine rağmen eve girmekte ısrarlı olduğu için kapıyı ısrarla çalıyor. Joseph'in sirke suratlı olduğuna, Catherine'in daha sert tavırlı olduğu, çok güzel fakat bir o kadar da soğuk olduğunu söylüyor. Hereton'ın kaba bir delikanlı olduğu izlenimine varıyor. Zillah başta ona yardım ettiği için minnettarken, onu Cathy'nin odasına koyduğu ve o kabusları gördüğü içinse kızgın. Evden gitmek istediğinde şamdanı alınca köpeklerin ona saldırmasıyla Heatcliff ve Hareton'un gülmesine de çok sinirleniyor ve onların kötü kalpli olduğunu düşünüyor. Ve ayrıca daha sonra Bayan Dean'le konuşurken onun biraz kaba biri olduğunu söylüyor. Catherine'in çok iyi göründüğünü fakat mutlu olmadığını söylüyor.

*Hindley Heatcliff'i hiç sevmez. Babası ölmeden önce de ondan nefret ediyor ve çok kötü davranıyordu. Babası ölünce çok kötü muameleler yapıyor. Hayvandan farksız davranıyor, Catherine ile konuşmasını yasaklıyor.Heatcliff ilk geldiğinde kir içinde, kapkara ve bir çingeneye benziyordu. Catherine'den büyük, üstü başı yırtık pırtık, ayrıca ilgiyi görünce kullanıyor, şımarıyor. (Chapter 4)

*Catherine karakteri ise ev halkını canından bezdiren yaramaz, inatçı ve vahşi bir çocuktu, ta ki Heatcliff ile Linton'ların evine gidip ve orda bir köpek tarafından ısırılana kadar. Bundan sonra iki karaktere sahip olmuştu. Biri vahşi, yabani, kaba ve zıpır olan gerçek karakteri, diğeri ise yeni arkadaşlarıyla beraberken takındığı sakin, hanımefendi, kibar maskeydi. Heathcliff'le zaman geçirmeyi öncesinde severken, yeni arkadaşlarıyla tanıştıktan sonra onu boşlamıştı. Onu aşağılamaya başlamış, Linton'la arasında karşılaştırmalar yapıyordu. Heatcliff'in gidişinden sonra daha küstah ve çekilmez biri haline geldi. Edgar Linton'la evlendikten sonra da şaşırtıcı bir şekilde değişti. Davranışları değişip düzeldi. Linton'lardan ilk gelişinde, tam bir hanımefendi gibiydi. Normalde gayet vahşi, zıpır, telaşlı ve yabani gibiydi. iki karaktere sahip biri olup çıkmıştı. Normalde kaba biri olmasına rağmen Lintonların yanında gayet kibar davranıyordu. Hatta kabalık etmeye utanıyordu. Heatcliff ise onun bu değişiminden hiç hoşlanmamış, Catherine onu gördüğünde boynuna sarılıp öptüğü zaman ve Hindley ona tokalaşması için verdiğinde tokalaşmak istemedi. Alaya alındığını düşündü.

*Cathrine neden Heatcliff değil de Edgar'ı tercih etmesi gerektiğini Nelly Dean'le konuşan Catherine ikisini nasıl sevdiğini ve farklılıkları söylüyor. Heatcliff'e gerçekten aşık, fakat onunla evlenirse alçalacağını düşünüyor. Ve onu yakışıklığı için değil kendisinden çok ona bezediği için sevdiğini söylüyor, hatta ruhlarının hamurunun aynı olduğunu söylüyor. Edgar'ın ise sadece sosyal statüsüne, kibarlığına ve zenginliğine aşık. Duygularından çok sosyal statüye olan aşkı baskın çıkıyor.

*Kötü şartlarda uğultulu tepeleri terk eden Heatcliff tam bir centilmen ayrıca çok zengin biri olarak geri dönüyor. Daha uzun boylu, sağlam görünüşlü biri olarak dönmüştü. Eski günlerin çaresizliğinden, ezikliğinden ve kabalığından hiçbir belirti kalmamış. Davranışlarında bir ağırbaşlılık vardı. Catherine Dean'le konuşurken Heatcliff onları duymuş, Caty'nin onunla evlenirse alçalanacağını söylemediğini durup gidiyor. Hem ondan hem de Edgar'dan intikam almak için geri dönüyor. Tamamen intikam duygusuyla ve arzusuyla motive olmuş bir karakter olarak geri dönmüştü ve bunun içinde elinden gelen her şeyi yapıyor.

*Catherine Isabell'in Heatcliff'le evlenmek istemesine çok sert tepki gösteriyor, çünkü Heatcliff'in gerçek anlamda Isabell'i sevmediğini biliyor, onu kullanmak istediğinin farkında. Ona delilik yaptığını anlatmaya çalışıyor, hatta Nelly'e yardım etmesini söylüyor. Ondan Heactcliff'in nasıl biri olduğunu anlatmasını istiyor. Heatcliff'in kültürsüz bir yabani olduğunu, kupkuru bir kıra benzediğini anlatmasını istiyor. Ve sonra da ona birçok tavsiye de bulunuyor. Onun linton soyisimli kimseye sevemeyeceğini, yırtıcı, insafsız ve kurt gibi bir adam olduğunu söylüyor. Onunla parası için evlenmek istediğini söylüyor. Onun tuzağına düşmemesi için uyarıyor.

*Heatcliff'in Isabelle kaçma sebebi kesinlikle intikam almak istemesidir. Onu hiç sevmiyor. Edgar Catherine'le evlendiği için o da Isabell'i seviyor gibi davranıp onu kaçırıyor. Uğultulu tepelere geldiklerinde ise Isabella onun gerçek yüzünü 24 saat bile geçmeden anlıyor. Şeytanın ta kendisi olduğunu söylüyor. Çok kötü biri olduğunun, onunla onu sevdiği için evlenmediğini farkına varıyor. Evlendiklerinden hemen sonra ona karşı davranışları kötü ve aşağılayıcı oluyor. Isabella onun kurbanı olduğunu fark ediyor ve ondan bütün benliğiyle nefret ediyor.

*Edgar Linton karısına (Catherine) nerdeyse taptığı, kendisinden çok en çok sevdiği varlık olduğu için inanılmaz derecede üzülüyor. Ağlamıyor, dua etmiyor fakat küfrediyor, meydan okuyor, Allah'a ve herkese lanetler yağdırıyordu. inanılmaz bir öfkeye sahip olmuştu. Heathcliff onun üzülmesine seviniyor, ama Catherine tepki vermiyor

*Catherine'nin ölmesine inanılmaz derece de üzülüyor Heatcliff. Çok dayanıklı bir adam olmasına rağmen Cathy'nin ölümü onu yıktı. Bütün vücudu titredi. Buna rağmen yine de intikam duygusunu kaybetmedi. Hala intikam almak peşindeydi. inşallah işkence içinde uyanır diye lanet okudu. O yaşadıkça rahat yüzü görmemesini diliyor. Ve asla peşinin bırakmamasını her zaman yanında olmasını istiyor.

*Isabella'nın eline ise Heatcliff'i üzme fırsatı geçtiği için çok mutlu. Çünkü ondan nefret ediyor ve Catherine'in ölmesine üzülmesine rağmen bunu Heatcliff'e karşı kullanıyor. Onunla dargın ayrıldığı için üzgün fakat Heathcliff'in de acısını paylaşmayacağını söylüyor. Heatcliff'i bir gece eve geldiğinde kapıyı ona açmıyorlar ve o sırada Isabella onunla dalga geçiyor. Senin aşkın da kar fırtınasına dayanamayacak kadar zayıfmış, ben senin yerinde olsam onun mezarına gider boylu boyunca yatar orada sadık köpeği gibi ölürdüm ve catherine senin yaşamının tek neşesiydi onu kaybettikten sonra yaşamayı nasıl düşündüğüne şaşıyorum diyerek onunla alay ediyor. Daha sonrasında Hindley'e Heatcliff'le kavga ettikten sonra Isabella Heatcliff'in duyabileceği bir sesle bir tanenizi öldürmüş olması yeter diyor. Sürekli onu hatırlatarak Heatcliff'le dalga geçiyor.

*Heatcliff'in oğlu Linton fiziksel olarak Heatcliff'e hiç benzemiyor. Hasta ve neşesiz bir çocuk. Küçük Cathy ona bebekmiş gibi davrandığında hoşuna gidiyor. Babasına göre çok nazik, zayıf, çelimsiz, mızmız ve hasta bir çocuk. Heatcliff onun umduğundan daha beter çıktığını söylüyor. Ona sen tam annenin oğlusun, sen de benim payım hiç yok mu, yaygaracı piç diyor.

*Heatcliff hala intikam peşinde. Şimdiye kadar elde ettiklerinden yetinmeyerek, Liton'un Cathy'le evlenmesini planlıyor. Linton'la beraber Cathy'nin mirasa konmasını ve daha sonra o mirasında tamamen kendinse geçmesini planlıyordu."
+Literature Queen
👍 5 01.06.2026
KAPAT