📢 Mini mini buglarıyla Android Appimizin testleri başladı 😇🙃 Dilerseniz siz de destek@kriterya.com adresine mail adresinizi ileterek tester😎 olabilirsiniz. &Kirky İncele → ×
← Geri Dön

+Cimbomino

Kıdemli Eleştirmen
1,558 KRİTİK PUANI
Tek bildiğim hiçbir şey bilmediğimdir.

ÜYE PROFİLİ


Kayıt: 05.05.2026

⭐ Yıldızlı Kritikleri

Beyaz Gemi (Cengiz Aytmatov) vs Koku (Patrick Süskind)
İkisi de benim göz bebeğim. İkisi de benim kıymetlim. Hangisini diğerine tercih edebilirim ki? Bu iki romanda kendimden çok şey buluyorum o yüzden onları her okuduğumda veya filmlerini her izlediğimde gözlerim dalar gider uzaklara. Kısacası ben karar vermedim hangisinin daha etkili olduğuna. Notlarımı okuduktan sonra siz varın ikisinin farkına. Beyaz Gemi: Bir Cengiz Aytmatov klasiğidir. O kadar hüzünlü ve duygusaldır ki hikayesi yüreğinizden dolup taşar bu kitap ve içinize sığmaz bir türlü. Bir çocuğun en masum hayalini ve umudunu iliklerimize kadar hissederiz. SPOILER! Bir umudu vardı çocuğun ama alıp götürdüler ondan habersiz. Umutsuz kalan o güzelim masum yavru, hiçbir zaman yanında olamayan babasına artık kavuşmak ister. Beyaz gemideki denizci babasına. Bunun için ne yapmalıdır? Nasıl kavuşmalıdır ona? En iyisi balık olmak. Balık olunca beyaz gemiye kavuşacak ve hiçbir zaman bulamadığı sevginin ve umudun kollarına kendini bırakacak. Umut olmadan hayat olmazdı ki. Biri olmazsa diğeri de olamazdı illa ki. İşte böylece bıraktı kendini serin sulara. Hayalleri, umutları çalınmış; bir bilinmezliğe balık olup yelken açmış kanadı kırık bir masumun hikayesidir bu. En acı, en derin hislerin birbirine karıştığı anlarda bir ses geliyor uzaklardan ve diyor ki: ''Merhaba beyaz gemi, benim gelen!'' Koku: SPOILER! Herkesin bir kokusu vardı ama bir tek Jean-Baptiste Grenouille'ün kokusu yoktu. Annesinin bile kokusunu içine çekememiş ve ne yazık ki pis kokularla dünyaya gelmiş talihsiz bir çocuktu o. Bu talihsizliğinin yanı sıra inanılmaz bir koku yeteneği vardı. Bu yeteneğini kendisi için dünyadaki en güzel kokuyu meydana getirerek kullanmak istedi. Sadece kendisine ait bir kokusu olsun istemişti. Kendi parfümü sayesinde insanların gözünde dünyadaki en güçlü insan olmuştu ve hatta tanrılığa kadar erişebilecek iken o doğduğu bataklıkta kendini hiçliğe terk etti. Çünkü her şey sahteydi. Kimse tarafından gerçekten sevilmemiş ve bu yüzden sevmenin ne demek olduğunu bilememiş hüzünlü bir yürekti onunkisi. Bu değersizlik hissini daha fazla yaşamamak için, bu dünyada sanki hiç yaşamamış gibi kendini soyutlamayı tercih etti ve yok olup gitti bir bilinmezliğe doğru sesini bile çıkarmadan. Üzülmemek elimde değil. Jean-Baptiste için çok üzülürüm ama bir o kadar da ona saygı duyarım. Herkes tarafından sahte bir şekilde sevilmektense hiç sevilmemeyi ve değersizliğimle yalnız başıma ölmeyi ben de tercih ederim.
Disleksi vs Diskalkuli
Disleksi: Harfleri karıştırma ile ilgili bir özel öğrenme güçlüğü diyebiliriz kısaca. Özellikle birbirinin zıddı olan harfler daha çok karıştırılır. Örnek olarak, 'b' ve 'd' harflerini verebiliriz. Harfler karışınca okuma ve yazma becerilerinde çeşitli sorunlar görülebilir. Okumada zorluk, yavaşlık ve yanlışlık sık görülebilir. Bu güçlüğe sahip öğrenciler, doğru dürüst okuyup yazamadıkları için pek çok dersi anlamayabilir ve onlardan çabuk sıkılabilir. Teşhişi geç konan öğrenciler okuldan soğuyabilir ve ona gitmek istemeyebilir. Ama ilkokul 1.sınıfta ilk öğrenilen konu okuma ve yazma olduğu için bu güçlük hızlıca fark edilir ve gerekli tedbirler alınırsa öğrenci bu süreci daha rahat atlatabilir. Düzeltilemeyecek veya kalıcı sorun yaşanabilecek bir güçlük değildir. Önemli olan erken teşhiştir. Bu güçlüğü daha iyi anlayabilmek için Aamir Khan'ın "Taare Zamaen Par" (Her Çocuk Özeldir) filmini izlemenizi tavsiye ederim. Bu güçlük filmde net bir şekilde anlatılmıştır. Diskalkuli: Sayıları karıştırma ile ilgili bir özel öğrenme güçlüğü diyebiliriz kısaca. "Matematik Güçlüğü" olarak da bilinmektedir. Sayıları karıştıran öğrenci, dört işlem yapamayabilir ve günlük hayatta saat, ölçü birimi ve para üstü hesaplama gibi problem çözme becerilerinde zorlanabilir. İlkokul 1.sınıfta okuma ve yazmadan sonra dört işlem öğretilmeye başlandığından bu güçlük hızlıca fark edilir ve gerekli tedavi sağlanırsa öğrenci bu süreci daha rahat atlatabilir. Burada da en önemli etken erken teşhiştir.
Kim Korkar Virginia Woolf'tan? vs Bebek Evi
Bebek Evi'nde Nora karakteri düştüğü maddi çıkmazdan ötürü ciddi bir fedakarlık yapıp borca bulaşmıştır. Bundan dolayı eşinden anlayış ve destek beklemiştir. Maalesef umduğunu bulamayınca hayal kırıklığı yaşamış ve dışarıdan kusursuz görünen evliliğinin aslında sahte olduğunu acı bir şekilde anlamıştır. O yüzden Nora karakterine çok üzülürüm. Bazen ağzınla kuş da tutsan karşı tarafa yaranamazsın ve evliliğinde gerçek huzuru bulamazsın. Karşılıklı sevgi, saygı ve anlayış olmayınca tek tarafın çabası evliliği kurtarmaya yetmiyor maalesef. Kim Korkar Virginia Woolf'ta ise soruda bahsedildiği gibi inanılmaz bir toksik ilişki söz konusu. Buna oyunun özeti diyebiliriz. Oyundaki evli çiftimizin birbirine ne saygısı ne sevgisi ne de tahammülü kalmıştır. Birbirlerini her defasında iğnelemeye başlamış hatta hakarete varacak sözler birbirlerine sarf etmişlerdir. Evlilik birliğinin bırakın bitmesini resmen çürümesini betimlemişlerdir. İki oyun arasında Bebek Evi'ni tercih ederim. Çünkü bir tarafta yakan yıkan, ortalığı karıştıran, evliliğini kafasında bitirmiş Martha gibi bir kadın profili var bir tarafta da yapıcı, işleri yoluna sokmaya çalışan, çabalayan bir Nora var. Nora, oyunun sonunda aldığı radikal kararla şaşırtmış ama birçoğumuzun da takdirini kazanmıştır. Bebek Evi finaliyle her zaman hafızalarda kalacak bir oyundur.
Avatar vs Son Samuray
İki filmde de farklı bir kültüre ve topluluğa alışmaya çalışan askerler var. Bir tanesi savaş gazisi olmuş diğeri ise esir düşmüştür. İkisinin de amacı bu topluluklardan bir an önce kurtulmak ve ait oldukları yere dönmektir. Zaman geçtikçe yabancı oldukları bu ortam onlara yakın gelmeye başlamış ve kendilerini oraya ait hissetmişlerdir. Kendilerini o halktan biri olarak görmekte ve artık onların çıkarına göre hareket etmektedirler. İkisini de izlemenizi tavsiye ederim ama benim gönlüm her zaman son samuraydan yana çünkü kendimi Japon kültürüne daha çok ait hissettim. Nathan gibi oraya ısındım ve alıştım. Bu duyguyu avatar bana geçiremedi. Görsel efektler muazzam ama bence hepsi o kadar. Son samurayın sıcaklığını veremedi maalesef. Yani bir tanesinin vitrini diğerinin de iklimi iyi diyebiliriz.
Bipolar Bozukluk (Duygu-Durum Bozukluğu) vs Şizofreni (Zihin Bölünmesi)
Bipolar Bozukluk: Kişinin duygularını tam olarak kontrol edememesiyle ilgili ciddi bir psikolojik rahatsızlıktır. Kişi sevinçli bir anında tam sevinecek ama öyle bir abartır ki adeta bulutların üstünde uçar. Etrafındaki insanlar buna anlam veremeyip eleştirmeye başlayınca sinirinden deliye döner çünkü anlaşılmadığını düşünür. Ertesi gün de tam tersi intiharı düşünecek kadar üzüntü yaşar, dibi görür. Hayattan soğur ve yaşamak istemez. Bu dönemde de çok sinirli olabilir. Uzmanlar, bu hastalığın istismarla, aşırı yalnızlık hissi sonucu duygularını kimseyle paylaşamamayla veya ani bir şok sonucunda gerçekleşebileceğini ve genetik yatkınlığın da etkili olabileceğini dile getiriyor. Zaten böyle ciddi bir hastalık pat diye ortaya çıkmaz. İnsan bazen sadece yaşadıklarından ibaret. Şizofreni: Bu hastalıkla ilgili ne çok şey söylesem de anlatamam. O kadar ağır ve zor bir hastalık ki insanı öldürmez, resmen süründürür. Maalesef bu hastalığa sahip kimselerin birçoğu kendi kimliklerini unutup başka bir kimliğe bürünebilirler. Örneğin; bir kadın ev hanımı olmasına rağmen kendini doktor sanıp etrafındaki insanlara teşhis koyup onlara hayali reçeteler yazabilir. Onları sanrı şeklinde görüp onlarla konuşabilir ve bunların hepsini gerçekte var oluyor sanabilir. Normal hayata döndüğünde gerçek kişilerle konuşurken: "İlaçlarını almayı unutma, iyileşeceksin." dediğinde, karşı taraftan "Deli mi ne?" gibi tepkiler alırsa saldırganlaşabilir. Bu gibi durumlarda şizofreni hastalarıyla çok dikkatli konuşmak gerekir. Gerçi bir şey yapmasanız da hayalinde sizi düşman olarak gördüyse size saldırması veya kötü kötü bakması kaçınılmaz olabilir. Bu insanları daha da iyi anlayabilmek için gerçek bir hikayeye dayanan "Akıl Oyunları" filmini izleyebilirsiniz. Matematik profesörü John Nash kendini ajan zannediyordu ve buna göre hareket ediyordu. Tedavi gördükten sonra sanrı olarak gördüğü insanların yıllar geçmesine rağmen hiç değişmediğini ama kendisinin yaşlandığını fark edince onların gerçek olmadığını anlayıp hastalığını kabul etti. Her vaka böyle sonuçlanmıyor ne yazık ki. Birçok kişi hastalığını kabul etmeyip tedaviyi reddediyor ve hiçbir zaman iyileşemeyebiliyor. Tedaviyi kabul edenler de eskisinden daha iyi olabiliyor ama hastalıktan tam olarak kurtulup kurtulmadıkları ölünceye kadar gizemini koruyabiliyor.
+ TÜMÜNÜ GÖR

Ziyaretçi Defteri

+Literature Queen 17.05.2026 22:34
She is one of the best friends I've ever had! You rock sweetheart! I am so happy to have you :)
KAPAT